Radio Islam Türkçe




ROGER GARAUDY
 

İsrail

Mitler ve Terör

[ 1 ] [ 2 ] [ 3 ] [ 4 ] [ 5 ] [ 6 ] [ 7 ] [ 8 ]

[ 2 ]

 

——————————————————————

 

 

Birinci Bölüm

—————————

TEOLOJIK EFSANELER

 [31] 

ı. "Vaad" Efsanesi:

Vaad Edilmiş Toprak mı,

Yoksa Fethedilmiş Toprak mı?

 

"Mısır ırmağından büyük ırmağa,

Fırat nehrine kadar bu diyarı senin zürriyetine verdim.'

Tekvin, 15/18

 [32]

 Siyasi siyonizmin entegrist okuması

— "Bizler Tevrat'a sahipsek, bizler kendimizi Tevrat'ın halkı olarak görüyorsak, Tevrat'ta vaad edilen bütün topraklara sahip olmak zorundayız."

General Moşe Dayan, Jerusalem Post, 10 Ağustos 1967.

 

— 25 Şubat 1994, Doktor Baruch Goldstein, atalarının mezarlarında dua etmekte olan Arapları makinalıyla tarayarak öldürür.

—4 Kasım 1995, Yigal Amir, "İsrail savaşçıları" adlı grubunun, "Jude ve Samari"nin (şimdiki Batı Şeria'nın) "vaad edilmiş toprağını" Araplar'a bırakacak her kişiyi katletme kararı ve "Allah'ın emri üzerine" İzak Rabin'i katleder.

 

[33]

 

a) Hıristiyan tefsirinde

 Cenevre Protestan İlâhiyat Fakültesi Eski Ahit profesörü Albert de Pury'nin "Hz. Yakup devrindeki ilâhî vaad ve dinî efsane" (2 cilt, ed. Gabalda, Paris, 1975) adlı bir doktora tezi vardır. Bu tezinde çağımızın aşağıda birkaçının adını vereceğimiz en büyük tarihçi ve tefsircilerinin araştırmalarını toplar, tartışır ve sonuçlar çıkarır: Albrecht Alt ve Martin Noth (bkz.M. Noth'un İsrail'in Tarihi, Fransızca çevirisi), Payot yayınları 1954; Von Rad'ın Eski Ahid'in İlâhiyatı, 1971, Ed. Labor et Fides, Genève; Rahip R. de Vaux'nun İsrail'in Eski Tarihi, 2 cilt, Paris, 1971

.Prof. Albert de Pury söz konusu tezini şöyle özetlemektedir:

"Ülkenin bağışlanmasının Tevrat'taki teması, kaynağını "ilk peygamberlere ilişkin vaad"den almaktadır. Yani, bu ilâhî vaad, Tekvin'e göre, Hz. ıbrahim Peygamber'e yapılmıştır. Tekvin'deki metinler, birçok defa ve çeşitli şekiller altında, bize Allah'ın ilk

[34] peygamberlere ve onların zürriyetine yerleşmek te oldukları ülkenin sahibi olmayı vaad ettiğini naklederler. Bu husus Şekem'de (Tekvin, 1217), Beyt-ele'de (Tekvin, 13/14-16; 28/13-15; 35/1112) ve Halil kenti yakınındaki Mamré'de (Tekvin, 15/18-21; 17/4-8) dile getirilmiştir. Şu halde buraları Samari ve Jude'nin belli başlı kutsal yerlerini içine almaktadır. Bu vaad her şeyden önce bugünkü Batı Şeria'yı içine alır görünmektedir.

Eski Ahit'teki olayları anlatanlar bize İsrail'in kökenlerinin tarihini oldukça sınırsız bir devirler silsilesi içinde takdim ediyorlar. Kendilerine ulaşan ve sözlü gelenek içinde abartılmış bütün hatıraları, hikâyeleri, efsaneleri, masalları veya şiirleri, açık bir soykütüğü ve zaman sırası çerçevesine dahil ediyorlar. Hemen hemen bütün modem tefsircilerin ortak kanaatine göre, bu tarihî şema büyük oranda hayalîdir.

Albrecht Alt ve Martin Noth'un çalışmaları özellikle göstermiştir ki peşpeşe dönemlere ayırma işi (ilk peygamberler -Mısır'daki kölelik dönemi - Kenan diyarının fethi) sunidir." ([1])

Paris Protestan İlâhiyat Fakültesi dekanı Madam Françoise Smyth, çağdaş tefsir çalışmalarını, Albert de Pury'nin tezine uygun olarak, özetlerken şunları yazar:

"Yakın tarihi araştırma, Mısır dışına çıkışın, Kenan diyarının fethinin, sürgün öncesi İsrail millî birliğinin, belirli sınırların klasik tasvirlerinin hayali olduğunu göstermiştir; Eski Ahit'teki olayların yazımı, anlattığı şeyler üzerinde değil de, anlatılanları hazır/ayan şeyler hakkında bilgi vermektedir.

Kaynak: Françoise Smyth, "Protestanlar,
Kitab-ı Mukaddes ve 1948'den Bu Yana İsrail
".
 Kasım 1984'te çıkan Lettre'de, no. 313, s. 23.

[35]

Madam Françoise Smyth-Florentin şu kitabında da, vaad efsanesi üzerinde kesin bilgiler vermektedir: Gayrımeşru Efsaneler. "Vaad edilen toprak" üzerine bir deneme. Labor et Fides Yayınları. Cenevre, 1994.

Albert de Pury şöyle devam ediyor: "Müfessirlerin çoğunluğu, İsrail'in Filistin'i fethettikten sonra, bu fethi meşrulaştırmak veya daha açık ve net ifade edersek, Hz. Davud'un hükümranlığı sırasında İsrail hakimiyetinin yayılışını meşru göstermek için, ilk peygamberlere yapılan vaadi klâsik söylemi (bkz. mesela Tekvin, 13/14-17 veya Tekvin, 15/18-21) içinde ele almış ve almaktadırlar. Bir başka anlatımla, bu "atalardan kalma efsane"yi Hz. Davud ile Hz. Süleyman'ın altın çağının bir başlangıç ve bir müjde yapmak üzere, söz konusu vaad ilk peygamberlerin hikayeleri içine sokuşturulmuş gibi görünmektedir.

lık peygamber/ere yapılan vaadin kökenlerini şimdi kısaca belirleyebiliriz:

1. Yerleşik bir hayata geçme vaadi olarak anladığımız toprak vaadi, öncelikle, göçebe hayatı yaşayan ve meskûn bölgelerden birine yerleşme hasreti çeken göçer gruplarına yönelik bir vaaddir. Bu şekliyle söz konusu vaad, çok sayıda değişik kabile gruplarının dinî ve hikâyeye dayalı mirasını oluşturabilmiştir. ([2])

[36]

2. Göçebelere yönelik vaad, bir bölgenin veya bütün bir ülkenin siyasî veya askerî fethini değil, sadece sınırlı bir araziye yerleşme gayesini güdüyordu.

3. Menşei itibariyle, Tekvin'in bize bahsettiği vaad, ("Çıkış grubu" ile Filistin'e girmiş olan ilâh) Yahova tarafından değil, aksine bu ilâhın mahalli uknumlarından biri olan Kenanlılar'ın ilâhı El tarafından yapılmıştır. Ancak arazinin sahibi, mahallî bir ilâh göçebelere kendi toprakları üzerinde yerleşme imkânı sunabilirdi.

4. Daha sonraları, yerleşmiş göçebe klânlar diğer kabilelerle "İsrail halkı"nı oluşturmak üzere bir araya geldikleri zaman, eski vaadler yeni bir boyut kazandılar. Toprağa yerleşme ulaşılmış olan bir hedefti ve vaad, bundan böyle siyasî, askerî ve "millî" bir anlayışa bürünüyordu. Bu şekilde yeniden yorumlanan vaad, Filistin'in kesin fethinin ön belirtisi ve Hz. Davud'un imparatorluğunun müjdelenmesi ve meşrulaştırılması olarak anlaşıldı."

 Peygamberlere yapılan vaadin muhtevası

"Koyun sürüleri olan bir klânın toprağa yerleşmesini hedefleyen

"göçebe" vaadi, büyük ihtimalle yaşanan olaylar öncesi bir menşee kadar uzandığı halde, "millî" boyutlara doğru genişletilmişvaadin böylesi bir önceliği yoktur. "İsrail" kabileleri, ancak Filistin'e yerleştikten sonra bir araya geldikleri için, göçebe vaadinin siyasî bir egemenlik vaadi biçiminde yeniden yorumlanmasının olayların akışından sonra olmuş olması gerekir. Onun için, "Mısır Irmağı (Ariş vadisi) ile Büyük Irmak, Fırat Irmagı arasında"

[37] yer alan bütün bölgeler üzerinde seçilmiş halkın egemenliğini öngören Tekvin'in (15/18-21) vaadinin, Hz. Davud'un fetihlerinden ilham alınarak yapılmış ve sonradan ortaya atılmış bir vaad olduğu apaçık ortadadır.

Kitab-ı Mukaddes tefsirlerine yönelik araştırmalar, "göçebe" vaadinin "millî" bir vaad halinde genişletilmesinin, ilk peygamberlere ait hikayelerin yazıya ilk geçirilişinden önce ortaya çıkmış olabileceğini düşünmemize imkân sağlamışlardır.

Eski Ahid'in ilk büyük anlatıcısı (daha ziyade de hikâyelerin yayıncısı) Yahvist, Hz. Süleyman zamanında yaşadı. Netice itibariyle, bu birkaç on yılın çağdaşı ve şahidi oldu. Bu yıllarda Hz. Davud'un ışığı altında yeniden yorumlanan peygamberlere yapılmış vaad, bütün umut/arın ötesinde gerçekleştirilmiş gibi görünüyordu.

Tekvin'in 12/3b metni, Yahvist eserin anlaşılması için anahtar metinlerden biridir. Bu metne göre, İsrail'in kutsanmasının doğal sonucu, bütün "toprak klanları ('adamâh)"nın takdis edilmesi olmuştur. Toprağın klanları ise, her şeyden önce, Filistin ve Batı Şeria'yı İsrail'le birlikte paylaşan bütün kavimlerdir.

O yüzden, tarihin şu veya bu ânında, Allah'ın İbrahim isimli bir tarihî şahsiyete kendisini tanıtmış olduğunu ve ona Kenan ülkesinin sahipliğinin meşru ünvanıarını vermiş olduğunu doğru layabilecek durumda değiliz. Hukukî açıdan ele alındığında ise, elimizde "Allah" tarafından imzalanmış hiçbir bağış belgesi bulunmamaktadır ve hatta haklı sebeplere dayanarak diyebiliriz ki Tekvin'in sözgelimi 12/1-8; 13/14-18 sahneleri, tarihî bir olayın yansıması değildir.

Durum bu olunca, peygamberlere yapılmış olduğu ileri sürülen o vaadin güncelleştirilebilmesi mümkün müdür? Hele bu vaadin güncelleştirilmesi, onun bir mülkiyet senedi olarak kullanılması veya siyasî bir hak istemenin hizmetine konulması anlamı taşıyacaksa, o zaman böylesi bir güncelleştirme kesinlikle mümkün değildir.

[38]

Hiçbir politika bu vaadin kefilinin kendisi olduğunu iddia etme hakkına sahip değildir.

Eski Ahid'in vaadlerini, İsrail devletinin şimdiki toprak isteklerinin yasal bir kabulü olarak gören bazı Hıristiyanların bu görüşlerine katılmak hiçbir surette mümkün olamaz."

 

Kaynak: Bütün bu metinler 10 Şubat 1975'te Crêt-Bérard'da (İsviçre), İsrail-Arap çatışmasınm teolojik yorumları hakkında yapılan bir toplantıda verilen konferanstan alınmıştır. Bu konferans Teolojik ve Dini İncelemeler dergisinde yayımlanmıştır, No 3, 1976 (Montpellier).

 

b) Yahudi peygamberlerinin tefsirinde

 (ABD'deki Yahudilik Için Birlik'in eski başkanı, Haham Elmer Berger'in konferansı.)

"İsrail devletinin halihazırdaki yerleşimini Kitab-ı Mukaddes'teki bir vaadin yerine getirilmesi olarak görmek ve sonuç olarak İsrailliler tarafından devletlerini kurmak ve onu ayakta tutmak için yapılmış olan bütün eylemlerin Allah tarafından önceden onaylanmış olduklarını iddia etmek hiç kimse tarafından kabul edilemez.

İsrail'in bugünkü politikası, İsrail'in manevî yönünü ve anlamını mahvetmiş veya en azından karartmıştır.

Ben peygamberi geleneğin iki temel yanını ele alıp anlatmak istiyorum.

a - Her şeyden önce, Peygamberler Siyon'un kurulmasından bahsettikleri zaman, kutsal bir niteliğe sahip olan bizzat toprağın kendisi değildi. Peygamberlerce gerçekleştirilecek Kurtuluşanlayışının mutlak ve tartışılmaz ölçüsü, Allah ile olan Ahd'in yeniden kurulması idi. Çünkü bu Ahit, Kral ve halkı tarafından bozulmuştu.

Mika bu hususu apaçık dile getirir: "Yakup ailesinin liderleri ve İsrail evinin yöneticileri beni dinleyin. Sizler iyilikten nefret ediyor ve kötülüğü seviyorsunuz... Siyon'u kanla ve Kudüs'ü cinayetle kuruyorsunuz... Siyon tarla gibi sürülecek, Kudüs bir

 [39] moloz yığını haline gelecek ve Mabed'in dağı putçuluğun mümtaz yeri olacaktır."

Kaynak: Mika, III, 1-12.

 

Siyon, ancak orada Allah'ın Kanunu yürürlükte olursa kutsaldır. Bunun anlamı, Kudüs'te ilân edilen her Kanun kutsal bir Kanun'dur demek değildir.

b - Ahd'e bağlı olmak ve onu gözetmek sadece toprağa bağlı bir şey değildir. Aksine, Siyon'a tekrar yerleşen halk aynı adaletin, doğruluğun ve Allah'ın ahdine sadakatin gereklerini yerine getirmek zorundadır.

Anlaşmalara, ittifaklara, askerî güç ilişkilerine veya İsrail'in komşuları üzerinde üstünlük kurmasını sağlayacak askerî bir hiyerarşiye dayanan bir halkın yeniden canlandınlmasını Siyon bekleyemezdi.

...Peygamberler geleneği açıkça gösterir ki toprağın kutsallığı yere, o yerin halkına değil, sadece kendisinin o toprak üzerinde bulunmasına bağlıdır.

Halkının davranışında ifadesini bulan ilâhi Ahit'tir tek kutsal olan ve Siyon'a lâyık olan.

Onun için, şu anki İsrail devletinin Mesihî bir dönem adına ilâhî projenin gerçekleştirilmesini istemeye hiçbir hakkı yoktur...

Onun yaptığı sırf bir toprak ve kan demagojisinden ibarettir.

Ne halk, ne de toprak kutsaldır ve ne de bunlar dünyanın hiç bir manevî imtiyazına sahiptir.

Bütün Yahudi halkını şiddet ve zor yoluyla da olsa, kendisine boyun eğdirmeye çalışan siyonist totalitarizm, bu halkı diğerleri gibi ve diğerleri arasında bir halk yapmaktadır."

 

Kaynak: Haham Elmer Berger: Prophecy, Zionism and the State of Israel,
Ed. American Jewish Alternatives to Zionism. Leiden (Hollanda)
Üniversitesfnde 20 Mart 1968'de verilen konferans.

  [40] 

* * *

 İzak Rabin'in katili Yigal Amir ne bir serseridir ne de bir deli, aksine siyonist eğitimin katıksız bir ürünüdür. Haham çocuğudur, Tel-Aviv yakınındaki Bar Ilân Hahamlık Üniversitesi'nin üstün nitelikli öğrencisidir, Golan'da seçme askerdir, kitaplığında Baruch Goldstein'in (atalarının mezarlarında dua etmekte olan 27 Arabı Halil şehrinde birkaç ay önce öldürmüş olan bu kimsenin) biyografisi vardır. Siyasî siyonizmin kurucusu Theodore Herzl'in kabri başında ''Jude ve Samari'nin "vaad edilmiş toprağını" (bugünkü Batı Şeria'yı) Araplar'a bırakacak her kişiyi öldürme" andı içen "EyaI" (tsrail savaşçıları) grubu hakkında yapılmış bir röportajı İsrail'in resmî televizyonundan izleyebilmişti.

Başbakan Rabin'in katledilişi (tıpkı Goldstein'in işlediği cinayet gibi), siyonist entegristlerin efsanelerinin katı mantığıiçinde yer alır. Nitekim Yigal Amir, tıpkı Yeşu Peygamber zamanında olduğu gibi, öldürme emrinin "Allah'tan geldi"ğini söylüyor. 

Kaynak: Le Monde (A.F.P), 8 Kasım 1995.

Ayrıca kendisi İsrail toplumu içinde sıradışı bir insan da değildi. Zira İzak Rabin'in katledildiği gün Kiryat Arba ve Halil yerleşim birimlerinin insanları sevinçten dansediyorlar ve Baruch Goldstein anısına dikilmiş anıt mezarın önünde Hz. Davud'un mezmurlarını okuyorlardı.

Kaynak: El Pais (İspanya), 7 Kasım 1995, s. 4.

İzak Rabin, Bill Clinton'un cenaze merasimi sırasında iddia ettiği gibi "bütün hayatınca barış için savaşmış" olduğu için öldürülmemişti, o sadece sembolik bir hedefti. (Öte yandan, İntifada'nın başlarında işgalorduları komutanı olan Rabin'in kendisi idi Filistinli çocukların "kollarını kırma" emri ni veren. O çocuklar ki ellerinde, atalarının yurdunu savunmak için

[41] kendileriyle birlikte yerden havalanan, ülkelerinin eski taşlarından başka silâhları yoktu.)

Ne var ki İzak Rabin, gerçekçi bakış açısıyla bakmış ve (tıpkı Vietnam'daki Amerikalılar veya Cezayir'deki Fransızlar gibi) anlamıştı ki, bir ordu başka bir orduyla değil de, bütün bir Halk ile karşı karşıya kalırsa, hiçbir askerî kesin çözüm mümkün değildir.

Onun için Yaser Arafat ile bir uzlaşma yoluna girişti. Bunun sonucu olarak, Birleşmiş Milletler tarafından işgali kınanmış olan toprakların bir kısmında idari bir özerklik lûtfedildi. Bu arada, yerli halktan çalınmış ve Halil şehri gibi yerlerde kin yuvaları haline getirilmiş "koloniler" İsrail'in askerî himayesi altında kalmaya devam edecekti.

Böylesi bir anlaşma, bu sömürgecilikten yararlanan entegristler için bu kadarı da çok fazlaydı. Derken, bir "hain" olarak takdim ettikleri Rabin'e karşı onun katledilmesi alçaklığına götürecek olan ortamı oluşturdular.

İzak Rabin, kanlı sömürgeciliklerin binlerce yıllık bahanesi olan "vaad edilmiş toprak" efsanesinin, binlerce Filistinli'den sonraki kurbanı olmuştur.

Bu fanatik katletme olayı bir kere daha gösteriyor ki, 1947 taksimi ile tesbit edilmiş olan sınırları içinde emniyet altındaki bir İsrail devleti ile tamamen bağımsız bir Filistin devleti arasında hakiki bir barış, şimdiki sömürgeciliğin kökten bertaraf edilmesini gerektirmektedir. Şimdiki sömürgecilikten kastımız, müstakbel Filistin devleti içerisinde provokasyon ların bitmez tükenmez kaynağını ve ilerdeki savaşların da bir o kadar ateşleyicisini oluşturan bütün koloniler (Yahudi yerleşim birimleri)dir.

  

[43]

 

2. "Seçkin" Millet Efsanesi

 

"Şöyle seslenir Rab: Benim ilk dagan aglum İsrail'dir."

Çıkış, 4/22

 [44] 

Siyasi siyonizmin entegrist okuması

 — "Dünya insanları, İsrail ve bir bütün olarak ele alınan diğer milletler olarak ikiye ayrılabilir. İsrail seçkin millettir. Bu, temel dogmadır."

Kaynak: Haham Cohen'in Talmud adlı eseri,
Ed. Payot, Paris, 1986, s.104.

 

 [45]

Bu efsane, tarihî hiçbir temeli olmayan bir inançtır. Bu inanca göre, monoteizm Eski Ahit'le birlikte ortaya çıkmıştır. Halbuki Kitab-ı Mukaddes'in kendisinden anlaşılmaktadır ki bu kutsal kitabı yazıya geçiren belli başlı iki kişi, yani Yahvist ile Elohist, monoteist değillerdi. Sadece İbranî Tanrı'sının diğer ilâhlardan üstünlüğünü ve onun diğerlerine karşı "kıskançlığını" vurguluyorlardı (Çıkış, 20/2-5). Moab İlâhı Kemoş "diğer ilâhlar" (I. Samuel, 27/19) gibi kabul ediliyordu (Hakimler, 11/24 ve II. Krallar, 27).

T.O.B (Kitab-ı Mukaddes'in Ökümenik Tercümesi) şu notu düşmektedir: "İsrail'de uzun zaman yabancı ilâhların varlığına ve kudretine inanılmıştır" (s. 680 not d).

Monoteizm, ancak sürgünden sonra, özellikle de Peygamberler ile birlikte kendini gösterecektir. Yani, Çıkış'taki "Ben'den başka ilâhların olmayacak" (20/3) gibi ifadelerden, "Başka ilâhların peşinde gitmeyeceksiniz" (4/14) şeklinde Tesniye'de de tekrarlandığı üzere, başka ilâhlara değil, Yahova'ya

[46] boyun eğilmesini istemekle yetinmeyen, aksine "Ben İlâhım, başka ilâh yoktur" (İşaya, 45/22) açıklamasını yapan ifadelere geçilecektir. Monoteizmin bu tartışılmaz tasdiki altıncı yüzyılın ikinci yarısında (550 ile 539 arası) kendini göstermiştir.

Monoteizm gerçekten de Ortadoğu'nun Mezopotamya ve Mısır gibi büyük kültürlerinin uzun bir olgunlaşmasının meyvesidir.

13. yüzyıldan itibaren Firavun Akhenaton, "İlâh" kelimesinin çoğul şekillerini bütün mabedlerden sildirtmişti. Onun "Güneş ilâhisi" hemen hemen metin olarak 104. Mezmur'da tekrarlanıp genişletilmiştir. Babil dini monoteizme doğru yol alır. Tarihçi Albright İlâh Marduk'u anarak bu değişimin safhalarına dikkat çeker: "Çok sayıdaki farklı ilâhların tek bir lIah'ın yalnızca tezahürleri oldukları kabul edilince... belli bir monoteizme ulaşmak için atılacak sadece bir adım kalmıştı.

Kaynak: Albright, Ortadoğu'da Dinler, s. 159.

"Babil Yaratılıs¸ Manzumesi" (ki MÖ 11. yüzyılda yazılmıs¸tır), bu son adımlara s¸ahitlik eder: "Varsın insanlar ilâhlar konusunda ayrılığa düşsünler, bizler onu adlandıracağımız bütün adlarla adlandıralım ve O, bizim İlâhımız olsun."

Bu din, içinde acı çeken Adil imajının göründüğü şu derunilik derecesine ulaşır:

"Bilgeliğin Rabbına hamdetmek istiyorum... Tanrım beni terketti...

Bir Rab gibi caka satıyordum, şimdi yıkıyorum temelinden duvarları...

Bir güvercin gibi dem çekiyorum bütün gün, yanaklarımı yakıyor gözyaşlarım.

Oysa ibadet benim için bilgelikti

ve fedakârlık kanunum.

Kendimi Allah'ın hizmetinde sanıyordum,

fakat uçurumlar kadar derin ilâhî hikmetleri

 [47]

kim kavrayabilir?

Dirilişin efendisi Marduk değilse başka kim olabilir?

O'nun ilk balçıktan yoğurduğu sizler,

Marduk'un yüce şanını şakıyın."

Kaynak: age., s. 329 - 341.

 Hz. Eyüp Peygamber'e has bu imaj, ondan asırlarca öncedir. Benzeri bir acı çeken âdil imajı, yani (İbranî Kitab-ı Mukaddes'ininki değil) Allah tarafından cezalandırılan ve yeryüzüne gönderilen Daniel'in imajı, Ras Shamra'nın Ugarit metinlerinde, "Kenan Kitab-ı Mukaddesi" diyebileceğimiz kitapta bulunmaktadır. Bu kitap İbraniler'inkinden öncedir, çünkü Hezekiel, Eyüb'ün yanında Daniel'i anar (Hezekiel, 14/14-20).

Bunlar ruhî anlamı hiçbir şekilde tarihî hakikatlere bağlı olmayan mesellerdir.

Mesela Çıkış hikâyesi, baskıya direnişin ve hürriyetin şu harikulâde meselidir.

Mircea Eliade ([3]), "Sazlı denizden geçişin tarihî bir hadise olarak görülmemesi"nin ve İbraniler'in bütünüyle değil de, sadece kaçan bazı gruplarla ilgili olmasının pek önemli olmadığınıyazar. Buna karşılık, o muhteşem yorumuyla, Mısır'dan Çıkışile, Yahvizm'in kutsal tarihine dahil edilişi ve yeniden değerlendirilmesi demek olan Paskalya kutlaması arasında ilişki "kurulmuş" olması manidardır. ([4])

MÖ 621'den itibaren Çıkış'ın kutlanışı, gerçekten de Kenanlılar'ın ilkbahardaki Paskalyaları olan tarımla ilgili bir âyinin, Adonis'in diriliş bayramının yerini alır. Böylelikle Çıkış, Tanrı'sı tarafından kölelikten kurtarılmış bir halkın dirilişinin kurucu eylemi hâline gelir.

İlâhî girişimle insanın eski köleliklerinden bu çıkarılıp alınışı, pek çok çeşitli halklarda görülür: Bir asırdan fazla süren

[48] bir çileden sonra, Tanrı'sının yol göstermesiyle vadiye ulaşan "Meksika" Aztek kabilesinin 13. yüzyıldaki bitmek tükenmek bilmeyen başı boş dolaşması gibi. Kabilenin Tanrı'sı kendisine o zamana kadar hiçbir yolun geçmediği bir yerden bir yol açar. Afrikalı Kaidara'nın hürriyete doğru mistik seyahatleri de aynı şekildedir. Göçebe veya başı boş dolaşan kabileIerin toprağa yerleşmeleri, -özellikle Ortadoğu' daki- bütün halklarda, bir ilâh tarafından vaad edilmiş toprağın ihsan edilmesine bağlıdır.

İnsanın insanlaşmasının ve ilâhileşmesinin yolunubazı mitler belirler. Allah'ın, insanları hataları yüzünden cezalandırıp yaratışına yeniden başlamasını belirleyen Tufan hâdisesine, Mezopotamyalı Gılgamış'tan Mayalar'ın Popol Vuh'una (1. kısım, 3. bölüm) kadar uzanan bütün medeniyetlerde rastlanır.

Tanrı'yı öven ilâhiler bütün dinlerde gqrülür: İnkalar'ın İlâhı veya ana tanrıçası Paşamama onuruna düzenlenen mezmurlar gibi:

 "Varlığın kökeni, Wirakoşa,

hep yakın olan Tanrı...

Yaratırken buyurur:

Erkek olsun !

Kadın olsun !

Nurlu Rab, Wirakoşa,

var eden ve öldüren Tanrı...

Yaratışı yenileyen Sensin

Yaratıklarını gözet

uzun günler boyunca

böylelikle yaratıkların doğru yolda

yürüyebilecek olgunluğa erişsin."

 Şayet ırk merkezli bir önyargıyla önleri kesilmeseydi, her bir halk için kendi "Eski Ahitleri" olan bu kutsal metinler üzerinde, hayatın anlamının keşfediliş anları bakımından teolojik bir düşünce niçin geliştirilmesindi?

[49]

Ancak o zaman, Hz. İsa'nın sözleri ve hayat mesajı hakikî evrenselliğe erişebilirdi. Çünkü bunlar, tek taraflı bir gelenekle daraltılmamış ve hatta boğulmamış olan bütün ilâhî menşeli girişimlerde kökleşmiş ve yerleşmiş olarak görülebilirdi. Hz. İsa' nın kendi hayatı, artık soyluların kudretiyle değil de, yoksulların umuduyla desteklenen Allah'ın Hükümranlığı hakkındaki yepyeni görüşü, bir halka yapılmış ve gerçekleşmesine kadar uzayıp giden sadece zafer vaadlerinden oluşan tarihi bir şe ma uğruna silinemezdi.

Biz burada sadece, içlerinde monoteizmin filizlendiği ve aralarında lbraniler'in de yetiştiği, Ortadoğu dinlerini, öncelikleri itibariyle ele aldık.

Batılı olmayan diğer kültürlerde, monoteizme doğru yürüyüş daha da eskilere uzanır.

Sözgelişi, Hindistan'ın Vedalar'ında şöyle denilir:

"Bilgeler Biricik Varlığa birdenfazla isim verirler" (Rig-Veda ilâhisi, 3/7).

Vrihaspati, "Bütün ilâhları içine alan Babamız'dır o" (3/18).

"Bizim Babamız, bütün varlıkları doğurmuş ve onları kapsa

maktadır. Tek Tanrı'dır, diğer ilâhları o yapar. Bütün mevcudat onu sahip olarak tanır... Siz bütün şeyleri yapmış Olan'ı tanıyor

sunuz; sizin içinizde olan da O'dur" (111/11).

"O'nun adları çoktur, ama O Bir'dir."

Bu kutsal metinler MÖ 16. ilâ 6. yüzyıllar arasında sıralanırlar ve Rahip Monchanin (S.].), Vedalar'ın içinde kendini bulmak için yaptığı mistik çaba sırasında onlara şu adı verir:

"Mutlak İlâhi."

 

Kaynak: Jules Monchanin, Hint Mistisizmi,
Hıristiyanlık Esran
, s. 229-231.

 

 [51]

 

3 . Yeşu Efsanesi: Etnik Temizlik

 "Yeşu ve onunla birlikte bütün İsrail Lakiş'ten Eglon'a geçti. Yahova Lakiş'i İsrail'in ellerine teslim etti. Onu ele geçirdiler ve içinde hiçbir canlı bırakmamacasına orasını kılıçtan geçirdiler... Yeşu ve onunla birlikte bütün İsrail Eglon'dan Hebron'a çıktı."

Yeşu, 10/34.

 [52]

Siyasi siyonizmin entegrist okuması

­ 9 Nisan 1948'de Menahem Begin, kendisine bağlı İrgun askerleriyle birlikte Deyr Yasin köyünün erkek, kadın ve çocuk 254 sakinini katliama tabi tutar.

 [53]

 Efsanenin tarih olarak fosilleştiriliş kısmını ve bu "tarihî uyarlarna" iddialarının bir siyasetin meşrulaştırılmasında kullanılışını yalnızca özel bir durum içinde ele alıp inceleyeceğiz: Bu özel durum, Kitab-ı Mukaddes'te anlatılanların araç olarak kullanılması durumudur. Zira bu efsaneler, en kanlı teşebbüslerini haklı göstererek Batı'nın oluşumunda belirleyici bir roloynamaya devam ettiler. Romalılar, ardından da Hıristiyanlar tarafından Yahudiler'e yapılan zuhimlerden tutun da, Haçlı Seferlerine, Engizisyonlara, Kutsal İttifaklara, "seçkin halklar" tarafından yürütülen sömürgeci egemenliklere, hatta İsrail'in aşırılıklarına varıncaya dek... İsrail'in aşırılıkları denilince, onun sadece Ortadoğu'daki yayılmacı siyasetinin aşırılıklarını değil, aynı zamanda lobileri aracılığıyla yaptığı baskıları da kastediyoruz. Bu lobilerinin en güçlüsü, "en güçlü güç" olan Amerika Birleşik Devletleri içerisinde, Amerika'nın dünya hakimiyeti ve askerî saldırganlığı politikası üzerinde birinci plânda roloynamaktadır.

[54]

Böyle bir tercih yapmamızın sebebi işte budur. Çünkü efsanevî bir geçmişin istismarı, geleceği dünya çapında bir intiha ra sebep olabilecek olan bir gidişe doğru yönlendirmektedir.

Kitab-ı Mukaddes, bir "Ordular İlâhı" tarafından yapılması emredilen katliam hikâyelerinin ötesinde Amos, Hezekiel, İşaya ve Eyüb'ün büyük peygamberliklerini, ayrıca Daniel'le birlikte bir "yeni ahit"in müjdelenmesine kadar uzanan hususları da ihtiva eder.

Bu Yeni Ahit (Inciller), aynı zamanda, Hz. İsa'nın başkaldırışı ile birlikte, tarihte insanların ve ilâhların en büyük değişimini işaretleyecektir. Nitekim Doğu Kilisesi'nin Rahiplerinin dediği üzere Hz. İsa'da "İnsan İlâh olabilsin diye Tanrı kendisini insanlaştırmıştır." Daha sonra, Aziz Pavlus ile birlikte, geleneksel egemen ve mutlak kâdir Tanrı anlayışına dönüldü. Bu Tanrı dışarıdan ve tepeden insanların ve toplumların hayatını yönetiyordu ve bunu Yahudi "şeriati"ne göre değil, Hıristiyanı "inayet" ile yapıyordu. Bu ise insanın sorumluluğunu ortadan kaldıran aynı dışarıdanlık niteliği taşıyordu. "Çünkü iman yolu ile inayetle kurtuldunuz ve bu sizden değil, Allah'ın atıyesidir" (Efesoslulara, 2/S).

Biz Kitab-ı Mukaddes'in bütününü ele almayacağız. Sadece bugünkü İsrail teokratik rejiminin ve siyonist hareketin ilham aldığını iddia ettiği kısımlar üzerinde duracağız. Bu kısımlar ise, Tevrat (yani Hıristiyanların Pentatök dedikleri şu ilk beş kitap: Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye) ile Tevrat'ın "tarihî" ekleri denilen Yeşu, Hakimler, Krallar ve Samüel kitaplarıdır. "Allah'ın insanlar ile ahdi"nin ilâhî kanuna bağlı, şartlı ve evrensel olduğunu ve bütün halklara ve bütün insanlara açık bulunduğunu durmadan hatırlatan o muhteşem peygamberî tenkit Yahudi Tevrat'ının içinde bulunmuyor. 

* * *

[55]

Tevrat (Pentatök) ve "tarihî" kitaplar (bir asırdan fazla bir süredir müfessirlerin ispatlamış oldukları gibi), sözlü geleneklerin yazılı bir hâle getirilmiş şeklidir. Bunlar, 9. yüzyılın vakanüvisleri ile Hz. Süleyman'ın kâtipleri tarafından yazıya geçirilmişlerdir. Bu yazıcıların ana görevi, Hz. Davut'un ve imparatorluğunun fetihlerini meşru göstermek, bunları genişçe kaydetmektL Sözkonusu imparatorluk hakkında, Kitab-ı Mukaddes'te anlatılanların dışında, hiçbir tarihî doğrulama ve arkeolojik kalıntılarla bilgi alma imkânı bulunmamaktadır. Dıştarihler tarafından doğrulanan ilk olay, Hz. Süleyman'la ilgili dir ve bu hususta Asur arşivlerinde bazı izler bulunmaktadır.

Kitab-ı Mukaddes'te anlatılanların tarihen doğru olup olmadıklarını kontrol etmek için şimdiye kadar hiçbir dış kaynak bulunamamıştır.

Sözgelimi, Irak'taki Ur şehrinin arkeolojik kalıntıları Hz. İbrahim hakkında, Truva harabelerindeki kazıların Hektar veya Priam hakkında bize sağladıkları bilgilerden daha fazla bilgi vermemektedirler.

"Sayılar" kitabında (31/7-1S), bize "İsrailoğulları"nın zaferleri anlatılır. Medyenliler'i yenmişlerdir, "Rabb'in Musa'ya emretmiş olduğu gibi, bütün erkekleri öldürdüler", "kadınları esir aldılar", "bütün şehirleri yaktılar". Hz. Musa'ya döndükleri zaman, "Musa kızdı. Onlara, bütün kadınları hayatta bıraktınız demek! dedi... Pekâlâ, şimdi, bütün erkek çocukları ve bir erkekle karı koca hayatı yaşamış bütün kadınları öldürün... Fakat bütün bakireleri... kendinize saklayın" (14-1S).

Hz. Musa'nın yerine geçen Yeşu, Kenan'ın fethi sırasında, orduların Tanrı'sı tarafından emredilmiş olan bu "etnik temizlik" siyasetini sistemli bir şekilde devam ettirdi.

"Ve Yeşu o günde Makkeda'yı aldı ve onu ve kralını kılıçtan geçirdi. Onları ve onda olan bütün canlıları tamamen yok etti. Arta kalan kimse bırakmadı. Ve Makkeda kralına Eriha kralına yaptığı gibi yaptı.

[56]

Ve Yeşu ve kendisiyle beraber bütün İsrail Makkeda'dan Libna'ya geçti ve Libna'ya karşı cenk etti. Ve kralı ile beraber bunu da Rab İsrail'in eline verdi. Onu ve onda olan bütün canlıları kılıçtan geçirdi. Onda arta kalan kimse bırakmadı. Onun kralına da Eriha kralına yaptığı gibi yaptı.

Ve Yeşu ve kendisiyle birlikte bütün İsrail Libna'dan Lakiş'e geçti. Ve onun karşısına kondu ve onunla cenk etti. Ve Rab Lakiş'i İsrail'in eline verdi. Ve onu ikinci günde aldı. Ve Libna'ya yaptığı her şeye göre, onu ve onda olan bütün canlıları kılıçtan geçirdi.

O zaman Gezer kralı Haram Lakiş'e yardım etmek için çıktı ve Yeşu onu ve kavmini, onun kimsesini bırakmayıncaya kadar vurdu.

Ve Yeşu ve kendisiyle beraber bütün İsrail Lakiş'ten Eglon'a geçti. Ve onun karşısına kondular ve ona karşı cenk ettiler ve onu o günde aldılar ve onu kılıçtan geçirdiler. Ve Lakiş'e karşı yaptığı her şeye göre, onda olan bütün canlıları o günde tamamen yok etti.

Ve Yeşu ve kendisiyle beraber bütün İsrail Eglon'dan Hebron'a çıktı.

Kaynak: Yeşu, 10/28-36.

 

Ve bu uzun ve bıktırıcı sözler, Batı Şeria'da devam ettirilen "kutsal temizlikler"i bir bir sayarak devam eder gider.

Bizler bu anlatılanlar karşısında iki temel soruyu sormaya mecburuz:

ı. Bunların tarihî hakikat olup olmadıkları;

2. Bir imha politikasının bu şekilde yüceltilmesinin harfi harfine taklit edilmesinin hangi sonuçları doğurduğu.

 

 a) Birinci nokta üzerinde

Biz burada arkeolojiyle kars¸ı kars¸ıya kalıyoruz. Kazılar, MÖ 13. yüzyıl sonunda gelen Yahudiler'in Eriha'yı Jéricho'yu)

 [57] fethetmemiş olduklarını, çünkü o zamanlar Eriha'nın henüz yerleşim merkezi olmadığını ve orasının bomboş bulunduğunu ispatlamış görünüyor. Orta Bronz dönemine ait bu şehir 1550'ye doğru tahrip ve ardından da terkedildi. 14. yüzyılda yetersiz bir şekilde tekrar işgal edildi: Orta Bronz dönemi mezarlarında yeniden kullanılmış olan o dönemden kalma kap ka cak ve içinde 14. yüzyılortalarının işçiliğini taşıyan küçük bir testinin ele geçirildiği bir ev bulundu. 13. yüzyılla alakalı ise hiçbir şey bulunamadı. Yakın Bronz dönemi kalelerinden de bir iz görülmemektedir. Miss K. M. Kenyon'un vardığısonuç, MÖ 13. yüzyıl sonunda İsrailoğulları'nın girişiyle Eriha'nın yıkılışını denk düşürmek imkânsızdır.

 

Kaynak: Bkz. KM. Kenyon, Digging up Jericho, London, 1957, s. 256-26; Jericho, Archeology and Old Testament Study'de, ed. D. Winton, Oxford, 1967, özellikle, s. 272-274; H.J. Franken, Tell es-Sultan and Old Testament Jericho, OTS'de, H (1965). s. 189-200. M. Weippert, Die Landnahme der israelitischen Stamme, s. 5f-55.

 Ay şehrinin alınışı için de aynı şeyler söz konusu:

"Bütün fetih hikâyeleri içinde en ayrıntılı olanı budur; hiçbir mucizevî öge taşımaz ve gerçeğe en yakın görünenidir. Maalesef arkeoloji tarafından yalanlanmıştır.

Sit alanı iki farklı heyet tarafından kazı/mıştır. Sonuçlar aynıdır: Et-Teıı, Eski Bronz çağında adını bilmediğimiz büyük bir şehirdi ve MO 2400'e doğru, 3. Eski Bronz dönemi içinde tarümar oldu. 1200'e kadar ıssız kaldı, bu tarihte ise çevresi korunmamış yoksul bir köy yıkıntıların bir kısmı üzerinde ortaya çıktı. Bu köy de en fazla sadece MO 10. yüzyıl başlarına kadar ayakta kalabildi. Bundan sonra burası kesinlikle terkedildi. İsrailoğuııarı'nın gelişi sırasında, Ay'da şehir yoktu, Ay kralı yoktu, 1200 yıllık eski bir şehir yıkıntısı vardı.

Kaynak: Père de Vaux (O.P), İsrail'in Eski Tarihi, Ed. Lecoffre et Gabalda, Paris, 1971, cilt 1, s. 565. Bkz.: 1933-35 yıllannda Judith Marquet-Krause tarafından yapılmış Ay (Et-Tell) Kazıları, Paris, 1949. Daha sonra 1964'ten itibaren J.A. Callaway tarafından yapılan kazılar. Bkz.j.A. Calla-

[58]

way, Basor 178 (1965 sonrası), s. 13-40; RB, 72 (1965), s. 405-415; K. Schoonover, RB 75 (1968), s. 243-247; 76 (1969), s. 423-426; J.A. Callaway, Basor, 196 (Aralık 1969), s. 2-16.

 

b) İkinci nokta üzerinde

Bu durumda, dindar ve entegrist (yani Kitab-ı Mukaddes'te anlatılanları dış anlamıyla, harfiyen uygulamak isteyen) bir Yahudi, Hz. Musa ve Yeşu gibi saygın kişilerin örneğini niçin takip etmesindi?

Filistin'in (Kenan'ın) fethi başladığı zaman, Sayılar'da denilmiyor mu: "Ve Rab İsrail'in sesini işitti ve Kenânlıları ele verdi ve onları ve şehirlerini bütün bütün yok ettiler" (Sayılar, 21/3). Ardından da Amoriler ve kralları ile ilgili olarak: "Ve onu ve oğuııarını ve bütün kavmini, kendisinde bir kimse kalma yıncaya kadar vurdular ve onun memleketini aldılar" (Sayılar, 21/35).

Ülkeye el konulması, yerli halkın sürülmesi ile yetinilmeyip onların katledilmesini de isteyen Tesniye tekrarlar: "Rab, senin Tanrın seni ülkeye soktuğu zaman... ve senin önünde sayı sız milletleri kovduğu zaman... sen onların hepsini imha edecek sin" (Tesniye, 7/1-2) "ve sen onları yok edeceksin" (Tesniye, 7/24).

Şaron'dan Haham Meir Kahane'ye kadar, siyonistlerin Filistinliler karşısındaki davranışlarının ön işaretleridir bunlar.

Yeşu'nun yolu ile Menahem Begin'in yolu aynı değil mi? Silâhsız Araplar'ı korkUtup kaçırmak için, 9 Nisan 1948'de Deyr Yasin köyünün 254 sâkini erkek, kadın ve çocuk denilmeden "İrgun" askerleri tarafından katledilmediler mi? 

Kaynak: Menahem Begin, İsyan:
İrgun'un Tarihi, s. 200, Editions Albatros, 1978.

 Begin, Yahudiler'i "Araplar'ı sadece püskürtüp kovmaya değil, bütün Filistin'i zaptetmeye" çağırıyordu.

Yeşu'nun yolu, Moşe Dayan'ın da çizdiği yol değil miydi? "Eğer biz Tevrat'a sahipsek, eğer biz kendimizi Tevrat'ın sahipleri

[59] olarak görüyorsak, o zaman bizler Tevrat'ın topraklarına da sahip olmak zorundayız."

Kaynak: Jerusalem Post, 10 Ağustos 1977.

 Yeşu'nun yolu, 14 Temmuz 1972 tarihli İsrail'in büyük Yediot Aharonoth gazetesinde Yoram Ben Porath'ın belirlediği yol değil miydi? "Araplar bertaraf edilmeden ve onların topraklarına elkonulmadan siyonizmden de Yahudi devletinden de bahsedilemez. "

Toprakların Araplar'ın ellerinden çıkarılmasının araçlarının neler olacağına gelince, bunları Rabin işgal altındaki topraklarda başkomutan iken belirlemişti: lntifada'nın taş atan gençlerinin kemiklerini kırmak.

Peki, İsrail'in Talmud eğitimi veren okullarının tepkisi ne olmuştur? Sabra ve Şatila katliamından doğrudan doğruya sorumlu olan kişilerinden birini iktidara taşımak. Bu kişi, "mevcut Yahudi kolonilerinin güçlendirilmesini" isteyen General Rafael Eytan'dır.

Aynı kesin inançlardan hareketle, Amerikan menşeli (Batı Şeria'daki) Kiryat Arba kolonisinden Doktor Baruch Goldstein, atalarının mezarları başında dua eden Filistinliler'den yirmi beş kişiyi mitralyözle tarayarak öldürmüş ve elliden fazla kişiyi yaralamıştı. Ariel Şaron'un (ki Sabra ve Şatila katliamı bu kişinin desteğiyle yapılmış ve kendisi bu cinayetinden ötürü Konut Bakanlığı görevi ile ödüllendirilmiş ve işgal altındaki topraklarda yeni yerleşim birimleri açmakla görevlendirilmiştir) himayesinde kurulmuş olan entegrist bir grubun üyesi olan Baruch Goldstein, bugün entegristlerin yürekten bağlandı kı arıgerçek bir put haline gelmiştir. Mezarına çiçek üstüne çiçek koymakta ve mezarının toprağını bir bir öpmekteler. Çünkü o, topraklarını ellerinden almak için bütün Kenan halklarını kesip biçip yok eden Yeşu geleneğinin en sâdık kişisidir. 

* * *

 [60]

Bugünkü İsrail devletinde sistemli hâle gelmiş bulunan bu "etnik temizlik", Yahudi kanının bütün diğer insanların "pis kanı" ile karışmasını önlemeyi hedefleyen etnik saflık ilkesinden kaynaklanmaktadır.

Tanrı'nın kendilerine teslim ettiği halkların köklerini kazıma emrini verdiği bölümlerin devamında, Rab Musa'ya bu halkların kızlarıyla kendi halkının evlenmemesini tavsiye eder (Çıkış, 34/16).

Tesniye'ye göre, "seçkin" halk (Tesniye, 7/6) başkalarıyla karışmamalıdır: "Kızını onların oğluna vermeyeceksin ve onların kızını oğluna almayacaksın" (Tesniye, 7/3).

Bu apartheid, Allah tarafından seçilmiş ırkın kirlenmesini önlemenin tek yoludur; bu ayırımcılık, söz konusu halkı Allah'a bağlayan imandır.

Bu Başka'sından ayrılış, kanun olarak kalmıştır. Nitekim Talmud adlı kitabında (Paris, Payot, 1986, s. 104), Haham Cohen şöyle der: "Dünya insanları, İsrail ile bir bütün olarak ele alınan diğer milletler olarak ikiye ayrılabilir. İsrail seçkin millettir. Bu, temel dogmadır."

Sürgünden dönüşte, Ezra ile Nehemya bu apartheid'ın yerleşmesine özen gösterirler.

Ezra ağlar, çünkü "kutsal(!) ırk, ülkenin halklarıyla karışmıştır" (Ezra, 9/2)... Pinhas melez bir çifti kazığa oturtur... Ezra ırk ayırımını ve tecridini emreder: "Yabancı kadınla evlenmiş olan herkes, onları, yani karılarını ve çocuklarını kovsun" (Ezra, 10/44). Nehemya, Yahudiler hakkında şöyle der: "Onları bütün yabancı unsurlardan temizliyordum" (Nehemya, 13/30).

Karışmaya karşı bu düşmanlık ve Başkası'nı bu red, ırk boyutlarının ötelerine kadar da uzanır. Zira karma evlilik yoluyla başkasının kanının karışmasına karşı çıkılıyorsa, başkasının dinine, kültürüne ve yaşama tarzına da karşı çıkılıyor demektir.

Onun için Yahova, tabiî ki tek hakikat olan kendi hakika-

[61] tinden uzaklaşan kimselere verip veriştirir. Sofoni yabancı giyim kuşam şekillerine karşı mücadele eder. Nehemya da yabancı dillere karşı: "Ve o günlerde Aşdodlu ve Ammonî ve Moablı karılar almış olan Yahudiler gördüm ve çocuklannın yarısı Aşdod dilini söylüyorlardı ve Yahudi dilini söylemiyorlardı, ancak bu ve şu kavmin diline göre konuşuyorlardı. Ve onlarla çekiştim ve onlara lânet ettim ve bazılarını dövdüm ve saçlarını yoldum..." (Nehemya, 13/23-25).

Aykırı davrananların hepsi de sert bir şekilde yargılanırlar. İshak'ın karısı ve Yakub'un annesi Rebeka, "Het (Hitit) kızları yüzünden hayatımdan bezdim; eğer Yakup bunlar gibi, Het kızlarından, memleketin kızlarından, kadın alırsa, ne diye yaşayayım?" (Tekvin, 27/46) der. Oğullarının Filistî bir kızla evlenmesinden deliye dönen Şimşon'un anne babası haykırır: "Kardeşlerinin kızları arasında yahut bütün kavminin arasında bir kadın yok mu ki sünnetsiz Filistîler'den kadın almağa gidiyorsun?" (Hâkimler, 14/3).

İsrail Anayasa Mahkemesi'nde hâkimlik yapmış olan Haim Cohen şu tesbitte bulunur: "Talihin acı cilvesine bakın ki Naziler tarafından savunulan ve Nürnberg'in yüzkarası kanunlanna ilham kaynağı olan ırkçı ve biyolojik tezlerin aynılan, İsrail devletinin bağrında Yahudilik'in tarifinde temel vazifesi görüyorlar" (bkz. Joseph Badi, Fundamental Laws of the State of Israel, New-York, 1960, s. 156).

Gerçekten de Nürnberg savaş suçluları davasında, ırk "teorisyeni" Julius Streicher'in sorgulanması sırasında, şu soru sorulmuştu:

"1935'te, Nürnberg'deki Parti Kongresi'nde "ırk kanunları" resmen ilân edildi. Bu kanun tasarısının hazırlanması sırasında, danışmak için çağrıldınız mı ve şu veya bu tarzda bu kanunların hazırlanmasına iştirak ettiniz mi?

Sanık Streicher: - Evet, şu anlamda katıldım ki ben senelerdir, Alman kanı ile Yahudi kanının her türlü karışımının önlenmesi

[62] gerektiğini yazıyordum. Bu yönde makaleler yazdım ve model olarak Yahudi ırkını veya Yahudi halkını almamız gerektiğini her zaman tekrarladım. Ben makalelerimde daima Yahudiler'in diğer ırklar tarafından bir model olarak düşünülmeleri gerektiğini tekrarladım, zira onlar ırkçı bir kanuna, Hz. Musa'nın şöyle diyen kanununa sahip bulunuyorlar:

"Yabancı bir ülkeye giderseniz, yabancı kadınları almamalısınız." Işte bu hüküm beyler, Nürnberg kanun/arını yargılamanız için son derecede önemlidir. Bu Yahudi kanunları model olarak alınmıştır. Yüzyıllar sonra, Yahudi yasa koyucu Ezra, bütün bunlara rağmen, birçok Yahudi'nin Yahudi olmayan kadınlarla evlenmiş olduklarını tesbit ettiğinde, bu evlilikler bozulmuştur. Yahudiler'in menşei böyledir. Bu ırkçı kanunları sayesinde, asırlarca varlıklarını devam ettirebilmişlerdir. Oysa bütün diğer ırklar ve bütün diğer medeniyetler yok olup gitmişlerdir."

 

Kaynak: Milletlerarası Askerî Mahkeme'de büyük savas¸ suçlulan davası (Nürnberg: 14 Kasım 1945 -
1 Ekim 1946. Resmi metin Fransızca'dır. 26 Nisan 1946 Görüs¸meleri, Cilt 12, D. 321.

 

Nazi İçişleri Bakanlığı danışman hukukçuları, "Reich halkının ve Alman kanının ve Alman şerefinin hukukunun Nürnberg Kanunları "nı gerçekten de bu şekilde hazırlamışlardı. Bu danışman hukukçulardan Bernard Losener ve Friedrich Knost, "Nürnberg Kanunları" derlemesinde, metni şöyle yorumluyorlar:

"Führer'in arzusu göz önüne alındığında, Nürnberg kanunları, ırkçı kini körükleyecek ve bunu devam ettirecek tedbirleri kesinlikle içermiyorlardı. Aksine, böylesi tedbirler, Yahudi halkı ile Alman halkı arasındaki ilişkilerde bir yatışmanın başlangıcı anlamına gelmektedir.

Eğer Yahudiler'in, içinde kendilerini evlerinde hissedecekleri bir devletleri olmuş olsaydı, Yahudi meselesi Yahudiler için de Almanlar için de çözülmüş olarak görülebilirdi. İşte bu yüzden en inançlı siyonistler, Nürnberg kanunlarının ruhuna karşı en ufak bir muhalefette bulunmamışlardır."

[63]

Diğer bütün ırkçılıkların modeli olan bu ırkçılık, çeşitli ırkıarı egemenlik altına almayı haklı göstermeye yarayan bir ideolojidir.

Kitab-ı Mukaddes'in zahirine bağlı kalarak okunması, Yeşu tarafından işlenen benzeri soykırımıarın sürdürülmesine sebep olur:

"Amerika'nın koyu dindar ilk sömürgecileri, topraklarını ellerinden almak için yaptıkları Kızılderili avı sırasında, hep Yeşu yu ve onun Amoriler ile Filistîler'i "kutsal yok edişi"ni yâd ediyorlardı.

Kaynak: Thomas Nelson, "The Pııritans of
Massachusets"
, Judaism, Cilt 16, no 2, 1967.

 Kenan shoah'ı ile ırk karışması düşmanlığı arasındaki orta yerde bugün halkların transferi ideolojisi yer almaktadır ki bunu Filistin'in judee-Samarie hahamlarının büyük çoğunluğu desteklemektedir. Levililer'in lâfzı, harfiyen okuması esas alınırsa, Tanrı Yahudiler'e cinsler'i karıştırmamayı emretmekte (Levililer, 19/19) ve onlardan murdardan "temiz"i ayırmayı istemektedir (Levililer, 20/25). Nitekim kendisi de, ırk ayırımını gerçekleştirmek üzere, İsrail'i diğer halklardan ayırmıştır (Levililer, 20/24). "Benim halkım ile senin halkın arasında bir farklılık yapacağım" (Çıkış, 8/19).

Onun için, 1993'te, Hahambaşı Sitruk, hiçbir mahkeme tarafından yargılanma korkusu taşımadan şöyle diyebiliyordu:

"Yahudi delikanlıların Yahudi kızlarından başkasıyla evlen memelerini istiyorum."

Böylece kutsal olacak olan (Levililer, 20/26) İsrail'in, Tanrı'nın iğrendiği (Levililer, 20/23) diğer milletlerle temasa geçerek kirlenmemesi (Ezra, 9/11) gerekmektedir. Bu yasak defalar ve defalarca tekrarlanır.

"Onlarla (Kenan halklarıyla) asla evlilik yoluyla bağ kurmayacaksın; kızını onların oğluna vermeyeceksin, onların kızını oğluna

[64] almayacaksın..." (Tesniye, 7/3-4). "Sizinle bu kalanlara, bu milletl'rden arta kalanlara bağlanırsanız ve onlarla hısımlık ederseniz ve onlar size ve siz onlara karışırsanız; iyi bilin ki, Allahınız Rab bu milletleri gözünüzün önünden artık kovmayacaktır ve siz Allahınız Rabbin size verdiği bu iyi toprak üzerinden yok oluncaya kadar, onlar sizin için kement ve tuzak ve böğürlerinizde üğendire ve gözlerinizde diken olacaklardır" (Yeşu, 23/ 12-13).

10 Kasım 1975'te, bütün üyelerin hazır bulunduğu oturumda, Birleşmiş Milletler, siyonizmin bir ırkçılık ve ırk ayırımcılığı şekli olduğunu kabul etti.

Sovyetler Birliği'nin çökmesinin ardından Amerika Birleşik Devletleri, Birleşmiş Milletler'e ağır baskı yaptı ve 16 Aralık 1991'de, 1975'te alınan haklı kararı kaldırttı. Halbuki, yaşanmakta olan olaylarda 1975'ten bu yana hiçbir şey değişmedi, hatta daha fazlası oldu: Baskı, Filistin halkının örtülü ve yavaş soykırımı, yeni Yahudi yerleşim birimlerinin açılması daha önce görülmedik bir şiddet ve yoğunluk kazandı.

 


[1] Bkz, A. Alt, "Der Gott der Vater" (1929), in A. Alt, Kleine Schriften zur Geschichte des Volkes Israel, I, Münih, 1953 (=1963), s, 1-78 (Ing. tere. in "Essays on old Testament History and Religion, Oxford, Blackwell, 1966, s. 1-77; "Die Landnahme der Israeliten in Palästina" (1925), in Kleine Schriften, I, s. 89-125 (İng, terc. aynı, s, 133-169).

[2]  "Ortadoğu'nun kutsal metinlerinin okunması bize gösteriyor ki, bütün halklar orada kendi Tanrılarından benzeri vaadler almışlardır. Hititler'den başlayarak, onlara Mezopotamya'dan Mısır'a kadar toprak vaadleri yapılmıştır.

Gazze, Mekkido, Kadeş ve (Fırat üzerindeki) Karkamış'a kadar gittiği yol üzerinde kazanmış olduğu zaferleri yadetmek için, Tutmozis tarafından (MÖ. 1480 ile 1475 yılları arasında) dikilmiş olan Mısır'daki Karnak dikilitaşı üzerinde, Tanrı şöyle buyurmaktadır: "Buyruğumla, arzı enine boyuna sana tahsis ediyorum. Ben geldim ve Batı'nın toprağını sana çiğneme hakkı veriyorum."

"Verimli hilal"in öbür ucunda, Mezopotamya'da, "Yaratılışın Babil Şiiri"nin 6. tabletinde, İlâh Marduk "her birinin payını tesbit eder" (46. ayet) ve Ahd'e imza atmak üzere Babil'i ve Babil Tapınağını inşa etme emrini verir". (a)

Bu ikisinin arasında, Hititler güneş tanrıçası Arinna için ilahiler okurlar:

"Göklerin ve yerin güvenliğini Sen gözetirsin Sen

Ülkenin sınırlarını yalnızca Sen belirlersin Sen." (b)

Eğer İbraniler böyle bir mesaj almamış olsalardı, o zaman onlar gerçekten bir istisna teşkil etmiş olurlardı! 5c)

(a) - "Ortadogu'nun Dinleri", Rene Lebet, Ed. Fayard, 1970, s. 60.

(b) - Age. s. 557.

(c) - Vaad hakkında bkz., Paris Katolik Enstitüsü'nde, Rahip Landouzies' nin "Filistin Topragının Bagıs¸lanması" (1974) hakkındaki tezi, s. 10-15. 

[3] Mircea Eliade, " İnançlar ve Dini Fikirler Tarihi" (T.I, s. 190).

[4] Age. s. 191.


[ 1 ] [ 2 ] [ 3 ] [ 4 ] [ 5 ] [ 6 ] [ 7 ] [ 8

——————————————————————

Radio Islam Türkçe