Radio Islam Türkçe



 

ROGER GARAUDY 

İsrail

Mitler ve Terör

[ 1 ] [ 2 ] [ 3 ] [ 4 ] [ 5 ] [ 6 ] [ 7 ] [ 8 ]

[ 4 ]

 

[93]

 2. Nürnberg Adaleti Efsanesi

 

"Bu mahkeme müttefik milletlerin savaş çabalarının bir devamını temsil etmektedir."
Robert H. Jackson, ABD Bas¸savcısı (26 Temmuz 1946 oturumu)

 

 8 Ağustos 1945'te, Amerikan, İngiliz, Fransız ve Rus yöneticiler bir "Milletlerarası Askerî Mahkeme" (madde 1, a) kurarak, "Avrupa Mihver [Almanya, İtalya ve Müttefikleri] Devletlerinin büyük savaş suçlulannın takibi ve cezalandırılması"nı düzenleyip belirlemek için Londra'da bir araya geldiler.

Suçlar, 2. Bölüm, madde 6'da şu şekilde belirlendi:

1 - Savas¸ın patlak vermesinin sorumlulug˘unu tas¸ıyan kimseleri ilgilendiren "Barıs¸a kars¸ı suçlar".

2 - Savaş kanun ve geleneklerini çiğneyenlerle ilgili "Savaş suçları".

3 - Özellikle sivil halklara karşı işlenmiş olan "İnsanlık suçları".

 Böylesi bir mahkemenin kurulus¸ s¸ekli daha bas¸tan bazı tenkitlere açıktır:

1. Bu mahkeme milletlerarası bir mahkeme olamaz. Çünkü sadece galip devletler tarafından olus¸turulmus¸tur, dolayısıyla

[94] yalnızca mağluplar tarafından işlenilmiş suçları hesaba katacaktır ([1])... Nitekim, 26 Temmuz 1946 oturumuna başkanlık eden Amerika Birleşik Devletleri Başsavcısı Robert H. Jackson da haklı olarak bu gerçeği itiraf etmiştir: "Müttefikler teknik olarak hala Almanya ile savaş hâlinde bulunuyor... Askerî mahkeme olması sıfatıyla, bu mahkeme müttefik milletlerin savaş çabalarının bir devamını temsil etmektedir."

2. Demek ki savas¸ın son perdesini olus¸turan ve kendi ilkesi gereg˘i, savas¸ın bas¸latılması bas¸ta olmak üzere galiplerin her türlü sorumlulug˘unu dıs¸layan olag˘anüstü bir mahkeme söz konusuydu.

Bu savaşa götüren ana ve ilk sebepler konusuna göndermede bulunulması peşin peşin reddediliyordu. Çünkü Nürnberg'de, özellikle iflasların, bilhassa da işsizliğin artması gibi, bütün sonuçlarıyla birlikte, Versailles Anlaşması'nın, bir Hitler'in Alman halkının ezici çoğunluğunun rızasıyla yükselmesine zemin hazırlayıp hazırlamadığı sorusu sorulmamıştır. ([2]) Mesela, 1918'in mağlup Almanya'sına (daha o zaman en güçlü olanın kanunu tek "geçerli kanun" olduğu için), tazminat adı altında, 132 milyar altın-mark ödetmeye kalkışmak gibi.. Halbuki, o devir de Almanya'nın millî geliri 260 milyar altın mark olarak tahmin ediliyordu.

Alman ekonomisi çökmüs¸ bulunuyordu, Alman halkı ise iflas, paranın as¸ırı deg˘er yitirmesi ve bilhassa da is¸sizlik yüzünden umutsuzlug˘a kapılmıs¸tı. Bütün bunlar Hitler'in parlamasını sag˘ladılar ve onun eline temel parolasını destekleyecek en kolay delilleri verdiler. Bu parola, halkın sefaletine ve

[95] aşağılanmasına sebep olan Versailles Anlaşması'nı yürürlükten kaldırma parolasıydı.

En büyük delil, işsizliğin artışına paralel olarak çeşitli genel seçimlerde Nasyonal Sosyalist Parti'nin oylarının artmasıdır:

 

I. 1924'ten 1930'a

 

Tarihler

Sağlanan oylar

Yüzde

Koltuk

İşsiz sayısı

4.5.24

1.918.000

6.6

32

320.711

7.12.24

908.000

3

14

282.645

20.5.28

810.000

2,6

12

269.443

 

II. 1930'dan 1933'e

 

Tarihler

Sağlanan oylar

Yüzde

Koltuk

İşsiz sayısı

14.4.30

6.407.000

18.3

107

1.061.570

31.7.32

13.779.000

37.3

230

5.392.248

6.11.32

11.737.000

33.1

196

5.355.428

5.3.33

17.265.800

43.7

288

5.598.855

 

Daha sonra Hitler, siyasi müttefikleriyle birlikte, Reichstag'da mutlak çoğunluğu sağladığında, dolar, sterlin ve frank sahipleri onun silâhlanmasına yardımcı olur. Sadece Hitler'in partisinin "Merkez Propaganda Kasası" Alman Schreider Bankası tarafından beslenmiyordu, bunun yanında silâhlanma da büyük Amerikan, İngiliz ve Fransız tröstleri tarafından geniş ölçüde finanse ediliyordu.

Nitekim, Amerikan Dupont de Nemours Kimya Konsorsiyumu ile İngiliz Imperial Chemicals Industry tröstü I.G. Farben'i para ca destekliyorlar ve dünya barut pazarını onunla paylaşıyorlardı. Alman çelik tröstü Vereinigte Stahlwerke'ye mali destek veren New-York Dillon Bankası da aynı durumdaydı. Diğerleri ise Morgan veya Rockfeller, vb. tarafından sübvanse ediliyorlardı.

[96]
Böylece Hitler'i iktidara getiren komploya sterlin ve dolar katkıda bulundular.

Fransa'ya gelince, Senatör Paul Laffont tarafından Millî İktisat Bakanı'na, 1934'ten itibaren Almanya'ya ne kadar demir cevheri ihraç edildiği şeklinde sorulan soruya, şu cevap verilmiştir:

"1934,

 1935,1936 ve 1937 yıllarında Almanya'ya ihraç edilmiş olan (gümrükler tarifesi no. 204) demir cevherlerinin miktarları aşağıdaki tabloda gösterildiği gibidir:

 Yıl                      Miktarlar (100 kilo olarak)

1934                   17.060.916
1935                   58.616.111
1936                   77.931.756
1937                   71.329.234 

Kaynak: Fransa Cumhuriyeti Resmi  Gazetesi, 26 Mart 1938.

 

Fakat ne Dupont de Nemours, Dillon, Morgan, Rockfeller gruplarının yöneticileri, ne de François de Wendel, "barışa karşı komplo"ya ayrılmış bölümle ilgili olarak Nürnberg'de sorguya çekildiler.

Not: Amerika Birleşik Devletleri savaş boyunca 135 bin ton, Almanya 70 bin ton, İngiltere 40 bin ton ve Japonya 7.500 ton zehirli kimyevî madde üretti. 

* * * 

Hitler'in ve ileri gelen Nazi yöneticilerin komünistler ve Yahudiler'e karşı küfürleri sık sık dile getirilir.

Bu hususta özellikle, Hitler'in geçmişi hatırlattığı Kavgam'ın ikinci cildinin 15. bölümü zikredilir. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizler tarafından başlatılan zehirli gaz savaşından bahseden bu bölüm şu başlığı taşıyor: "Meşru Müdafaa Hakkı" :

"Savaşın başında ve savaş boyunca, halkı ifsad eden bu İbranîler'den

[97] oniki veya onbeş bini bir tek sefer zehirli gaza tabi tutu lsaydı ve her menşe ve her meslekten en iyi Alman işçilerimizin yüzbinlercesi cephede sebat etmesini bilseydi, milyonlarca insanımızın fedakârlığı boşuna olmazdı. Buna karşılık, bu oniki bin kadar alçak zamanında bertaraf edilmiş olsaydı, gelecek dolu bir milyon iyi ve yiğit Alman'ın hayatı belki kurtanlabilirdi."

30 Ocak 1939'da, Reichstag önündeki bir nutkunda da şunları söyler:

"Avrupa'nın içinde ve dışındaki milletlerarası Yahudi finans çevreleri, milletleri bir kere daha dünya savaşına sürüklemeyi başaracak olurlarsa, sonuç yeryüzünün bolşevikleşmesi ve onunla birlikte de Yahudilik'in zaferi olmayacak, aksine Avrupa'da Yahudi ırkının yok olmasını (Vernichtung) doğuracaktır... Çünkü Yahudi olmayan halkların savunmasızca propagandaya teslim oldukları dönemler geride kaldı. Nasyonal Sosyalist Almanya ve Faşist Italya bundan böyle, gerektiği her seferinde, pek çok

halkın içgüdüsel olarak sezinlediği, fakat bilimselolarak izah edemediği bir meselenin girdisi çıktısı hakkında dünyayı aydınlatma imkanı veren kurumlara sahip bulunuyor.

Yahudiler, bazı devletlerde basın, sinema, radyo ile propaganda, tiyatro, edebiyat ve daha neler ve neler üzerinde kurduklarıtekel sayesinde kendilerini koruyarak, hırpalama kampanyalarını rahatça sürdürebilirler. Bununla beraber, eğer bu haliı bir kere daha milyonlarca insanı, Yahudi menfaatleri için çok yararlıolmasına karşılık, kendileri için tamamen anlamsız olan bir çatışmaya sevketmeye muvaffak olacak olursa, işte o zaman sadece Almanya'da birkaç sene içinde Yahudilik'i tamamiyle çökertme (restlos erlegen) imkânı vermiş olan bir izah çalışmasının önemi ortaya çıkacaktır." 

Kaynak: I.M.T. c. 31, s. 65.

 30 Ocak 1941'de, Hitler Avrupa Yahudileri'nin hepsine "genel bir savaş durumunda, rollerini oynayıp bitirmiş olacak ları"nı söyler. 30 Ocak 1942'deki bir nutkunda ise, güya savaşın 97

[98] "Avrupa Yahudiliğinin imhası" ile sonuçlanacağı beyanında bulunmuştu.

Nürnberg Milletlerarası Askerî Mahkeme tarafından neşredilen Hitler'in siyasi vasiyetnamesi bu tür ifadelerle dolup taşmaktadır. Orada özellikle şunları okumaktayız:

"Fakat ben bu hususta hiçbir şüpheye yer bırakmadım, eğer para ve finans dünyasının bu milletlerarası komploculan Avrupa halklarını hisse senedi paketleri olarak görmeye yeniden başlarsa, bu öldürücü çatışmanın gerçek sorumlusu olan o halkın, yani Yahudiler'in vereceği hesabı olacak! (Das Judentum!)

Avrupa'nın Aryen halklarının milyonlarca çocuğu açlıktan ölecek olursa, milyonlarca yetişkin insan mahvolacak ve yüz binlerce kadın ve çocuk şehirlerindeki bombardıman içinde yanacak ve can verecek olursa, bütün bunlara sebep olan kişiyi bekleyen kader konusunda ben hiç kimseyi şüphede bırakmadım. En insani vasıtalarla bile olsa, suçlu hatasının cezasını çekmeye mecbur olacaktır. "

Hitler bir "nüfuz"u yok etmekten bahsediyor; Himmler ise doğrudan doğruya şahısları imha etmekten söz ediyor.

Sözgelişi, 16 Aralık 1943'te, Weimar deniz kuvvetleri komutanlarına yaptığı bir konuşmada işte Himmler'in dedikleri: "Partizanlara ve Yahudi görevlilere karşı yürüme emri vermek zorunda kaldığım bir köyde, herhangi bir yerde, o zaman sistemli olarak bu partizanlann ve görevlilerin karılannı ve çocuklarını da öldürme emri verdim."

Daha sonra, 5 Mayıs 1944'te, Sonthofen'de, generallerin önünde konuşurken şunları ekliyordu:

"Asya ile olan bu çatışmamızda, bizim için çok değerli ve zihniyetimize en uygun olsalar bile, geçmiş Avrupa savaşlarında yürürlükte olmuş olan örfleri ve oyunun kurallarını unutma alışkanlığını edinmeliyiz."

Bu vahşet maalesef tek bir kamp ın tekelinde de değildi. 4 Eylül 1940'ta, Hitler Sportpalast'ta ilân eder:

[99]
"Eğer Ingiliz hava kuvvetleri üç bin veya dört bin kilo bomba atarsa, biz tek bir gecede yüz, yüz elli, iki yüz, üç yüz, dört yüz bin kilo ve daha fazlasını atacağız."

Bu ifadeler, Alman Hava Kuvvetleri'nin stratejik bombardıman imkanlarının çılgın bir abartısını oluşturur, fakat aynı zamanda her iki kamp da halklara karşı duyulan kinin derecesini gösterir.

Cevap olarak, haftalık New Yorker dergisinin yayıncısı ve hükümetin yarı resmi edebiyat ajansı "Writers War Board"ın en önemli siması Clifton Fadiman, 1942'de yazarlardan "Sadece Nazi yöneticilere karşı değil, bütün Almanlar'a karşı ateşli bir kin uyandırma"larını istiyordu.

Bu ifadelerin bir tartışma doğurması ve kendisine itiraz edilmesi üzerine de Fadiman şu açıklamayı getirdi: "Almanlar'a meramımızı anlatmanın tek yolu onları öldürmektir. Yine de anlayacaklarını sanmıyorum ya."

Nisan 1942'de, De Sales'in The Making of Tomorrow (Yarını Hazırlamak) kitabını överken de ırkçı anlayışını açıklar ve şöyle yazar: "Şu anki Nazi saldırısı bir grup gangsterin işi değil, daha ziyade Alman halkının en derinlerde yatan içgüdülerinin nihâî ifadesidir. Hitler kendisinden çok daha büyük kuvvetlerin ete kemiğe bürünmüş şeklidir. Onun savunduğu sapıklık 2 bin yıllık bir geçmişe sahiptir. Nedir bu sapıklık? Batı medeniyetine karşı Arminius'la başlayan isyanın tâ kendisidir... O halde, bu savaşın boyutları çok net bir şekilde karşımıza çıkıyor..."

Hemingway'in şu teklifini de tasvip ediyordu: "Tek nihâî çözüm (the only ultimate settlement), Naziler'i kelimenin cerrahî anlamıyla kısırlaştırmaktır."

Aynı kişi, Naziler'le diğer Almanlar arasında bir ayırım yapan Dorothy Thomson'u gülünç duruma sokuyordu.

Bu şekilde düşünüş birkaç kişiyle de sınırlı değildi. Hitler'in "Sportpalast" nutkundan sonra, Londra'nın Daily Herald'ı Rahip C.W. Wipp'in şu ifadelerin yer aldığı bir makalesini yayınlıyordu:

[100]

"Parola, "Onları süpürelimI" olmalıdır. Bunu yapmak için de, bilimimizi yeni ve çok korkunç bombalann keşfi üzerinde yoğunlaştırmalıyız... Bir din adamı olarak belki de kendimi bu tür hislere kaptırmamam gerekiyor, fakat samimiyetle söylüyorum, eğer elimden gelseydi Almanlar'ı haritadan silerdim. Çünkü Almanlar, asırlarca Avrupa'nın başına belâ olmuş lânetli ve şey tant bir ırktır."

Bereket versin, İngiltere'deki böylesi saptırmalara karşı protestolar yükseldi. Nitekim İngiliz halkı olduğu kadar, Alman halkı ve onun yüksek kültürü de, kan dökücü yöneticiler ve kin ve ölüm tellâllarıyla karıştırılamazdl.

Daha 1934 Ocak ayında, siyonist yönetici Wladimir Jabotinsky, Yahudi Natscha Retsch gazetesine s¸u demeci veriyordu:

"Biz Yahudiler'in çıkarlan Almanya'nın kesinkes yok edilmesini gerektiriyor, çünkü bütünü itibariyle Alman halkı bizim için bir tehlike oluşturmaktadır."

Dig˘er taraftan Churchill de, 16 Mayıs 1940'ta Paul Reynaud'ya s¸öyle diyordu:

"Almanya'yı aç bırakacağız. Şehirlerini yerle bir edeceğiz. Ekinlerini ve ormanıarını yakacağız." 

Kaynak: Paul Baudouin, Hükümette Dokuz Ay,
La Table Ronde, 1948, s. 57.

 1942'de, hakiki kin havarisi, İngiliz Bakan Lord Vansittart, Britanya'nın bombardıman terörünü haklı göstermek için şöyle diyordu:

"Tek iyi Almanlar ölmüş Almanlar'dır; o halde, yağsın bombalar!"

Temmuz 1944'te, Winston Churchill Genelkurmay Başkanı General Hastings Imay'e dört sayfalık bir muhtıra gönderiyor ve burada şu projeyi teklif ediyordu:

 "Sizlerin bu boğucu gaz konusunda ciddi ciddi düşünmenizi istiyorum...

Birinci Dünya Savaşı sırasında, ahlakçılar veya Kilise tara fından

[101] protesto ile karşılaşmaksızın onları (boğucu gazları) herkes kullandığı halde, bu meselede ahlakiliği hesaba katmak saçmalıktır. Diğer taraftan, o devirde, açık şehirlerin bombardımanı yasak olarak görülüyordu; bugün ise herkes çok normal bir şeymiş gibi bunu yapmaktadır. Velhasıl, bu tutum, kadınların eteklerinin uzay ıp kısalmasına benzer, bir modadan ibarettir...

Boğucu gaz kullanmanın neye malolacağının soğukkanlılıkla tetkik edilmesini istiyorum... Beş para etmez ilkeler yüzünden elleri kolları bağlı duramayız...

Ruhr ve diğer birçok Alman şehirlerini bunlarla öyle bombalamalıyız ki, halkın büyük çoğunluğu sürekli tıbbi tedaviye maruz kalsın... Boğucu gazlan Almanyaya boca etmenizi emretmezden önce, belki birkaç hafta veya birkaç ay beklemek gerekecek. Bunu yapacak olursak da, dobra dobra yapmalıyız.

Bu arada, bu meselenin, şurada burada karşılaştığımız karamsar düşüncelere saplanıp kalmış üniformalı bir ekip tarafından değil de, sağduyulu kişiler tarafından soğukkanlılıkla incelenmesini istiyorum.

Kaynak: American Heritage, Ağustos-Eylül sayısı, 1985.

 Ne Churchill, ne Stalin, ne de Truman savaş suçluları sandalyesine oturdular.

Suç işlemeye yönelik en iğrenç çağrıları yapan yazarlar da tartışma konusu edilmediler. Bu çağrıların en çılgınca olanlarından sadece iki örnek sunmak istiyorum: Amerikalı Yahudi yazar Theodor Kaufman'ın Germany Must Perish (Almanya Mahvolmalıdır) kitabıyla 1942'de ortaya atılan ve kelimenin gerçek anlamıyla istenilen bir "soykırım" çağrısı yapılmıştır. Bu kitabın ana tezi şudur: "Almanlar (kim ve ne olurlarsa olsunlar, yani Nazi düşmanı, komünist veya Yahudi sever bile olsalar) yaşamaya layık değillerdir. Onun için, savaş bitince, herbiri günde 25 Alman erkeğini veya kadınını kısırlaştıracak 20 bin doktor seferber edilecektir. Öyle ki üç ay içinde üreme imkânı

[102] olan bir tek Alman kalmayacak ve 60 Sene içinde Alman ırkı tamamen bertaraf edilmiş olacaktır."

Bu kitap Yahudi düşmanlığını beslemek için bulunmaz bir fırsat oldu. Hitler bu kitaptan bazı kısımları bütün radyo evlerinden okutturdu.

Bir diğer korkunç örnek de, Sovyet yazar llya Ehrenburg tarafından 1944 Ekim ayında neşredilen "Kızılordu'ya çağrı"dır:

"Öldürün, öldürün! Almanlar arasında masum yoktur, ne yaşayanları arasında, ne de doğacak olanlar arasında! Faşist hayvanı kendi ininde ebediyen ezmek suretiyle, yoldaş Stalin'in talimatlarını yerine getirin! Cermen kadınlarının gururlarını şiddet kullanarak kırın! Onları kendinize meşru ganimetler olarak alın! Kızılordu'nun yiğit askerleri, karşı konulmaz hücumunuzla, öldürün, öldürün!" (Zikreden: Amiral Doenitz, 10 Yıl ve 20 Gün, s. 343-344).

Bu kimseler de, onları haklı bulmuş olan devlet başkanları da, Nürnberg sanıkları arasında yerlerini almadılar.

Sovyet ordusu hedefinin ilerisine ulaştığı için, hiçbir askerî menfaat olmadığı halde, 200 bin sivilin ölümüne yol açan Dresde bombardımanının İngiliz-Amerikan sorumluları da sanık sandalyesine oturtulmadılar.

Yine, japonya'nın teslimi İmparator tarafından kararlaştırıldığından ötürü, hiçbir askerî gereklilik yokken, 300 bin sivilin hayatına malolan Hiroşima ve Nagazaki atom kıyametinin suçlusu Truman da yargılanmadı.

Binlerce Polonyalı subayın Katyn'deki katliamını Almanlar'ın üzerine atan, sözgelimi ne Beria, ne Stalin sorguya çekildi. 

* * * 

Yargılama usulleri de, sanıkları yalnızca mağluplar arasından seçmede olduğu gibi, aynı prensiplere (daha doğrusu aynı prensip yokluğuna) bağlı kalıyordu.

Bu mahkemenin statüsü şöyle belirlenmişti:

[103]

— Madde 19: Mahkeme delil ibraz etme işlemleriyle ilgili teknik kurallara bağlı kalmayacaktır. Mümkün olduğunca formaliteci olmayan ve hızlı (İngilizce ifadesiyle "expeditive") bir yargılama usulü benimseyecek ve inandırıcı bir değer taşıdığını tahmin ettiği her vasıtayı kabul edecektir.

— Madde 21: Mahkeme kamuoyunca bilinen olaylar için delillerin getirilmesini istemeyecek, aksine bu olayları edinilmiş deliller olarak ele alacaktır. Müttefik hükümetlerin belge ve raporlarını da sahih deliller olarak ele alacaktır.

13 Temmuz 1990 tarihli Gayssot-Fabius kanununun, kararlarını kanunlaştırdığı ve bunları dokunulmaz bir tarihi hakikatin ölçüleri olarak kabul ettirdiği adalet canavarı budur işte.

Gayssot-Fabius kanunu, 1981 tarihli basın hürriyeti kanununa, mükerrer 24. maddeyi ilâve etmekte ve şöyle demektedir:

"8 Ağustos 1945 tarihli Londra mutabakatına dahil milletlerarası askerî mahkemenin statüsünün 6. maddesiyle tarifi yapılan ve mezkûr statünün 9. maddesine uyularak suçlu ilân edilmişgerek bir teşkilatın üyeleri tarafından, gerekse Fransız veya milletlerarası bir mahkeme tarafından bu cinayetlerden suçlu kabul edilmiş bir şahıs tarafından işlenmiş bulunan insanlığa karşı bir veya birkaç suçun varlığına, 23. maddede belirtilen vasıtalardan biriyle, itiraz edecek olanlar, 24. maddenin altıncı bendinde öngörülen (bir aydan bir yıla kadar hapis ve 2 binden 300 bin Frank'a kadar ceza veya bu cezalardan sadece biriyle) cezalara çarptırılacaklardır.

Mahkeme ayrıca şunları da emredebilecektir:

1. Ceza Kanununun 51. maddesinde öngörülen şartlarda karannın afişle ilân edilmesi;

2. Neşir veya yayınlama masraflannın çarptırılan cezanın azamisini geçmeyecek şekilde, Ceza Kanununun 51-1 maddesi ile öngörülen şartlarda, bu kararın neşri ve bir bildirinin yayınlanması."

[104] 

* * * 

Nürnberg Mahkemesi'nin daha önce açıkladığımız şekildeki yargılama usulü, Anayasa Mahkemesi'ndekiler gibi, Amerika'nın yüksek düzey hukukçularına kadar uzanan itirazlarla karşılaşmıştır.

Söz konusu mahkemenin başkanlığını yapmış olan Hakim jackson bunların başındadır. llkin yanlış değerlendirdiğini itiraf eden İngiliz tarihçi David lrving şu şehadette bulunur: "Bütün dünyadaki ünlü hukukçular Nürnberg'in yargılama usulünden utanç duydular. Elbette, savcıların Amerikalı Başkanı Robert H. jackson bu muhakeme usullerinden haya etmişti; okumuş olduğum "şahsi günlük "ünde bu husus apaçık görülmektedir.

Kongre Kütüphanesi'nde bulunan (Hakim Jackson'ın) "Hatıralar"ına ulaşma ayrıcalığına kavuştum... Robert H. Jackson, Başkan Truman'dan Nürnberg davasında (Mayıs 1945) Amerikan hakimlerini yönetme görevini almasından az sonra, Amerika'nın atom bombalanyla bombalama planları hakkında bilgi sahibi oldu ve bu yüzden kendisine verilen görevde kendisini rahat hissetmedi. Zira bu görev, bir millet adına, o milletin kendisinin de işlemiş olduğu suçları koğuşturmakt1. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri'nin daha büyük bir suçu işleyeceğinin bilincindeydi" (33.9392 ve 9394). ([3])

Alpheus Thomas Mason'un (Chief justice of the Supreme Court of United States olmuş olan) Harlan Fiske Stone hakkında yazdığı Kanunun Direği adlı kitabı kaynak gösteren Avukat Christie, bu kitabın 715. sayfasını zikreder. Burada Stone, Fortune dergisi yöneticisine, böyle bir yargılama usulünü tasvip etmediğini yazmakla kalmaz, bunu "büyük çaplı bir linç" (high-grade lynching party in Nuremberg) olarak gördüğünü de belirtir (5. 995-996) s. 716.

[105]
Mahkemelerden birinin Başkanı (23.5915-5916), ABD Anayasa Mahkemesi üyelerinden hakim Wennerstrum, oradaki bütün atmosferden ve tercümanların, avukatların, savcıların... davranışlarından öylesine iğrendi ki, burada görev yapmayı reddetti ve ABD'ye dönmek üzere derhal Almanya'yı terketti. 23 Şubat 1948'de Chicago Daily Tribune'de mahkemenin oluşumu ve yargılama usulü ile ilgili itirazlarını birbir açıkladı. Bu yazısında özellikle kin ortamını ve "Amerikan vatandaşlığını yeni kazanmış olan yabancılar"ın taraf tutmalarını anlatır. ([4])

"Belli başlı sanıklara gelince: Höss, Streicher, Pohl işkence gördüler." (23.5919)

Nürnberg statüleri gereği, (ki bu statülere göre müttefiklerin araştırma komisyonlarının raporları delil değeri taşıyordu), Almanlar'ı Katyn'de II bin Polonyalı subayı katletmekle itham eden Sovyet raporu, 8 Ağustos 1945'te, galipler tarafından tartışılmaz, "sahih delil" olarak kabul edildi. 

Kaynak: SSCB Belgesi 54, T.M.l. 39. cilt, s. 290. 32.

 Sovyet Başsavcı General Rudenko, Nürnberg Mahkemesi Statüsü'nün 21. maddesine dayanarak "itiraza konu olamaz" diyebildi (15, s. 300).

13 Nisan 1990'da, milletlerarası basın, Katyn cinayetinin Beria ve Sovyet yetkililer tarafından is¸lenmis¸ oldug˘unu ilân ediyordu. Cenevre Üniversitesi'nden Profesör Naville, kadavraları incelerken, ceplerinde katliamın bu tarihte is¸lenmis¸ oldug˘unu gösteren 1940 tarihini tas¸ıyan belgeler bulmus¸tu. 1940'ta, Smolensk bölgesi Sovyetler tarafından is¸gal edilmis¸ti.

[106] 

* * * 

Buradaki konumuz olan "İsrail Devletinin Kurucu Efsaneleri" sınırları içinde kalmak için, yarım asırdan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen, hala sadece Ortadoğu'da değil, günümüz dünyasında da en büyük zarar ve ziyanı vermeye devam eden yalanlardan biri üzerinde durmak istiyoruz. Bu yalan, 6 milyon Yahudi'nin öldürülmüş olduğu efsanesidir. Bir dogma haline getirilen ve (Holokost kelimesinin anlam olarak da içerdiği şekilde [Yahudi katliamını ifade eden bu kelime kurbanın bütünüyle ateşte yakılarak Allah'a sunulması manasına geliyor. Çev.]) kutsallaştırılan bu efsane, İsrail devletinin Filistin'de, bütün Ortadoğu'da, ABD' de ve ABD aracılığıyla bütün dünya siyasetinde yaptıkları haksızlıkları ve milletlerarası her türlü hukukun üstüne yerleştirerek işledikleri bütün zulümleri mazur göstermek için istismar edilmektedir.

Nürnberg Mahkemesi bu 6 milyon rakamını resmileştirmiş ve o zamandan beri bu rakam yazılı veya sözlü basında, edebiyatta, sinema da ve hatta okul kitaplarında dahi kamuoylarınıyanıltıp yönlendirmede kullanılagelmiştir.

Halbuki bu rakam, iki s¸ahidin söylediklerine dayanmaktadır. Bu s¸ahitlerden biri Hoettl ve dig˘eri Wisliceny'dir.

İşte birincisi olan, Reich Emniyeti Merkez Ofisi 4. şube büro şefi yardımcısı, Obersturmbannführer Dr. Wilhelm Hoettl'in Nürnberg hakimlerine söyledikleri:

"Nisan 1944'te, 1938'den beri tanıdığım 5.5. Obersturmbannführer Adolf Eichmann, benim Budapeşte'deki dairemde benimle görüştü... Kendisinin Müttefik Milletler tarafından savaş suçlusu olarak görüldüğünü biliyordu, çünkü binlerce Yahudi'nin hayatı yüreğinde yaraydı. Kendisine bunların sayısının ne kadar olduğunu sordum. Sayının büyük bir sır olduğunu, fakat yine de bana cevap vereceğini söyledi. Elindeki bilgilerden şu sonuca varmıştı: Değişik imha kamplarında o sıralar yaklaşık 4 milyon Yahudi

[107] öldürülmüştü ve iki milyonu da bir başka tarzda ölüme gitmişti." 

Kaynak: Nürnberg Davası, c. 4, s. 657.

 Ve işte ikincisinin ifadesi:

"O (Eichmann) mezarın üstünde gülerek sıçrayacağını söylüyordu, çünkü kalbinde beş milyon kişinin bıraktığı iz, ona olağanüstü bir memnunluk veriyordu" (Age).

Bu iki şahitlikten yola çıkarak Poliakov bile şöyle diyordu:

"Bu kadar eksik bir şekilde desteklenen rakamın şüpheli bir rakam olduğunun ileri sürülmesi mümkündür.

Kaynak: I˙kinci Dünya Savas¸ı Tarihi Dergisi, Ekim 1956.

New-York'ta yayımlanan İbrani gazetesi Der Aufbau 30 Haziran 1965 tarihli nüshasında, bu tarihte 3 milyon 375 bin kişinin Hitler'in idaresi döneminde maruz kaldığı zarar ziyan için "tazminat" isteğinde bulunmuş olduğunu yazdı.

İlâve edelim ki en tam ve en net olan baş tanıklık, Intelligence Service ajanı Hoettl'in tanıklığıdır. 

Kaynak: 25 Ocak 1961 tarihli I˙ngliz Week end dergisi, kapag˘ında Hoettl'in
portresini ve s¸u yazıyı yayımladı: "Bir Casusun Hikâyesi" kurgu bilimden daha garip:
Nazi yöneticilerin bu dostunun patronu Britanya gizli servisinin bir adamıydı
".

 "Nürnberg Mahkemesi"nin hukuki anormallikleri hakkında, Amerika Birleşik Devletleri Anayasa Mahkemesi'nin büyük hukukçuları ile diğer pek çok hukukçunun itirazlarını teyiden, biz örnek olarak sadece her hakiki davanın işleyişindeki değişmez kuralların nasıl ihlal edildiklerini sergileyeceğiz.

1 - Ortaya konan metinler'in sahihlig˘inin tesbit ve tahkiki;

2 - Tanıklıklar'ın değerinin tahlili ve hangi şartlar altında elde edildikleri;

3 - İşleyişini ve etkilerini belirlemek için suç aleti'nin bilimsel incelenmesi.

[108]

 A) METİNLER

 "Nihâî çözüm"ün ne olduğunu belirlemek için temel, kesin metinler, her şeyden önce en yüksek sorumlulara, yani Hitler, Goering, Heydrich ve Himmler'e atfedilen imha emirleri ve bu emirlerin yerine getirilmesi için verilmiş olan direktiflerdir.

Önce Hitler'in imha talimatı üzerinde duralım.

Soykırım ve Holokost nazariyecilerinin gayretlerine rağmen, böyle bir direktifin hiçbir izine hiçbir zaman rastlanılma dı. Nitekim 1968'den itibaren Madam Olga Wormser-Migot şunları yazar:

"Auschwitz'de zehirli gazla imha konusunda yazılı açık bir emir mevcut olmadığı gibi, Kasım 1944'te bunun durdurulması emri de bulunmamaktadır." Daha net ifadeler kullanarak şöyle devam eder: "Nürnberg davasında da, bölge davalan sırasında da, Höss'ün Krakovi'de, Eichmann'ın İsrail'deki davalannda da, kamp komutanlarının davasında da, Kasım 1965'ten Ağustos 1966'ya kadar süren Frankfurt (ikinci bölge Auschwitz sanıkları) davasında da, Himmler'in Yahudiler'in zehirli gaz ile imha edilmelerini sona erdirmeyle ilgili o 22 Kasım 1944 tarihli meşhur emri, yani "Nihâî Çözüm"e son verme emri ibraz edilememiştir.

Kaynak: Olga Wormser-Migot, Nazi
Toplama Kampı Sistemi
, PUF 1968, s. 544 ve 13.

Tel-Aviv "Belgeleme Merkezi"nden Doktor Kubovy, 1960'ta kabul eder ki "Yahudiler'in imha edilmelerinden bahseden Hitler, Himmler veya Heydrich imzalı hiçbir belge mevcut değildir... Goering'in Heydrich'e mektubunda, Yahudi meselesinin nihâî çözümü ile ilgili olarak "imha" kelimesi geçmemektedir.

Kaynak: Lucy Dawidowicz, The War Against the Jews, 1975, s. 121.

"Revizyonistler"in eles¸tirel çalıs¸malarını irdelemek üzere, S¸ubat 1982'de, Paris Sorbonne Üniversitesi'ndeki toplantıdan

[109] sonra, basına yapılan açıklamada, Raymond Aron ve François Furet şu deme ci vermek zorunda kaldılar: "En ilmî araştırmalara rağmen, Hitler'in Yahudiler'in imha edilmesiyle ilgili bir emri asla bulunamamıştır."

1981'de de Laqueur şu itirafta bulunmuştur: "Bugüne kadar Hitler'in Avrupa Yahudi cemaatinin yok edilmesiyle ilgili yazılı bir emri bulunamamıştır ve büyük ihtimalle de bu emir hiçbir zaman verilmemiştir." 

Kaynak: Walter Laqueur, The Terrible Secret,
Francfort/Main, Berlin, Viyana, 1981,s. 90.

Bütün bunlara rağmen, Vidal-Naquet ve Leon Poliakov'un kışkırtmasıyla, aşağıdaki bildiriye imza atan başka tarihçiler bulunabilmiştir:

"(...) Böyle bir kitle katliamınIn teknik bakımdan nasıl mümkün olabildiği merak edilmemelidir. Teknik olarak mümkündü ki böyle bir şey vuku buldu. Bu konuyla ilgili her türlü tarihi araştırma ve soruşturmanın mecburi hareket noktası budur. Bize düşen, sadece bunu, yani şu hakikati hatırlatmaktır: Gaz odalannın varlığı konusunda tartışma yoktur, böyle bir tartışma olamaz da."

- Merak edilmemelidir...

- Mecbüri hareket noktası...

- Tartışması yapılamaz...

Araştırmaya karşı üç yasak, üç tabu, üç kesin sınır. Böylesi bir uyarı, tarihin tarihinde gerçekten de tarihi dönüm noktasını oluşturmaktadır. Çünkü tesbiti söz konusu olan vakıa, her türlü araştırma ve her çeşit tenkitten önce, mutlak ve dokunulmaz hakikat olarak ortaya konulmuştur. Zira, bir zafer ertesinde, galipler tarafından bir kere hükme bağlanmış olan bu hususların araştırılmaları ve tenkit edilmeleri üç zorlayıcı buyrukla yasaklanmıştır.

Halbuki tarih, eğer bilimsel bir statüye sahip olsun isteni yorsa,

[110] sürekli bir araştırma olmak zorundadır. Hatta ve hatta, Öklid postülası veya Newton kanunları kadar kesinliğe sahip olduğuna inanılan hususları bile tarih, tekrar tekrar tartışma konusu yapabilir ve yapabilmelidir.

İşte çok çarpıcı bir örnek:

"Milletlerarası Auschwitz Komitesi, Kasım 1990'da, "4 milyon ölü" yazısı taşıyan Auschwitz'i anma levhasının, "bir milyandan fazla ölü" ifadesi bulunan bir başka levha ile değiştirilmesini önerdi. Söz konusu komitenin başkanı Doktor Maurice Goldstein buna karşı çıktı.

Kaynak: Le Soir, Brüksel, 19-20 Ekim 1991, sayfa 16.

 Aslında Doktor Goldstein eski levhaların değiştirilmesine hiçbir şekilde itiraz etmiyordu, o sadece yeni levhada rakam bulunmamasını arzuluyordu. Çünkü muhtemelen kısa zaman sonra, şimdi öngörülen rakamın da indirilmesi için yeni bir gözden geçirme / revizer zaruretinin doğacağını biliyordu.

Nitekim Birkenau kampının giris¸indeki levhada 1994'e kadar s¸u yazı vardı:

"Burada, 1940'tan 1945'e kadar, dört milyon erkek, kadın ve çocuk Hitler'in soykırımlannın işkencesini görmüş ve öldürülmüştür. "

Tarihçi Wladislaw Bartoszevski'nin başkanlık ettiği ve çeşitli milletlerden yirmi altı üyenin yer aldığı Devlet Müzesi Milletlerarası Komitesi'nin girişimi sayesinde, söz konusu yazı hakikatten daha az uzak bir yönde değiştirilmiştir:

"Naziler'in, çoğUnluğUnu çeşitli Avrupa ülkelerinin Yahudil-eri'nin oluşturduğu bir buçuk milyon erkek, kadın ve çocuğu katlettikleri bu yer, insanlık için ebediyen bir umutsuzluk ve bir uyarı çığlığı olsun.

Kaynak: Luc Rosenzweig'ın makalesi, Le Monde, 27 Ocak 1995.

 Bu örnek gösteriyor ki tarih, kin vaizlerinin entellektüel terörizminden yakasını kurtarabilmek için, sürekli bir reviz yon'u /

[111] gözden geçirme'yi gerektirmektedir. Tarih ya revizyonist / gözden geçirmeci'dir, ya da tahrif edilmis¸ bir propagandadır.

S¸u halde biz, tenkitçi, "revizyonist / gözden geçirmeci", saf tarihe, yani metinlerin tahliline, s¸ahitliklerin tahkikine ve suç âleti üzerindeki uzman aras¸tırmalarına dayanan tarihe dönelim.

İlk önce Nasyonal-Sosyalist Parti'nin programında Yahudiler'le ilgili bölüme bakalım.

Yahudiler problemi, Nasyonal-Sosyalist Parti Programı'nın (N. S. D. A. P.) dördüncü maddesinde ele alınmıştır:

"Sadece bütün haklara sahip vatandaşlar Alman tabiiyetine sahip olabilirler. Alman kanı taşıyanlar din ve mezhebi ne olursa olsun, bütün haklara sahip vatandaşlardır. Öyleyse, hiçbir Yahudi bütün haklara sahip vatandaş olamaz."

Staatsbürger vatandaşı belirliyordu, Volksgenosse ise, mütecanis bir topluluğun üyesi olması hasebiyle bütün haklara sahip vatandaşı ifade ediyordu.

Biraz ilerde beşinci maddeyi görüyoruz:

"Alman tabiiyyetine sahip olmayan kimse, Almanya'da ancak misafir (Gast) sıfatıyla yaşayabilecek ve yabancı mukîmlerle ilgili yürürlükteki kanun hükümlerine bağlı olacaktır."

Sonraki 7. maddede, Alman uyrukluğuna sahip olmayan kimselerin, bazı şartlarda, Reich'te ikametinin yasaklanması söz konusu edilmektedir; 8. madde ise, Alman olmayanların ülkeye her türlü yeni göçlerinin durdurulmasını, 2 Ağustos 1914'ten bu yana Almanya'ya girmiş olan Alman olmayanların da derhal ihracını gerektirmektedir. Bu son madde, Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Reich'e çok sayıda gelmiş olan Doğu Yahudileri'ni açıktan hedef almaktadır.

23. madde yine bu mesele üzerinde durur ve Yahudiler'in basında çalışma haklarının olmayacağı hükmünü koyar. 24. madde ise Parti'nin "materyalist Yahudi anlayış"a karşı mücadele ettiğini beyan eder.

[112]

 

a - Yahudiler'in imhasına dair Hitler'in emirleri

Raul Hilberg Avrupa Yahudileri'nin Imhası adlı kitabının 1961'deki ilk baskısında, Hitler tarafından verilmiş iki imha emri olduğunu yazar: Biri 1941 ilkbaharında (Rusya'ya girişte), diğeri de birkaç ay sonra.

Fakat 1985'te "gözden geçirilmiş ikinci baskısında, Hitler'in "nihâî çözüm"e yönelik emir veya kararlarıyla ilgili bütün kaynaklar sistemli bir şekilde yok edilmiştir" diye yazar. 

Kaynak: "The Revised Hilberg", Simon Wiesenthal Annal, c. 3. 1986, s. 294.

 1961 baskısı, sayfa 171'de şu tesbitte bulunuyordu: "Olüm kararı safhası nasılortaya çıktı? Esas itibariyle Hitler'in iki emri ile. 1941 ilkbaharında bir emir verilmişti."

Bu emirler hangi ifadelerle verilmişti?

Hilberg: "Zikrettiğim belgeyi yazan General Jodl'a göre, kullanılan ifadeler şunlardı: Adolf Hitler Yahudi Bolşevik görevlilerin temizlenmesini istediğini söyledi. Bu ilk noktayd1... General Jodl tarafından yazılmış olan emrin muhtevası böyleydi" (4-82).

Hilberg: "Emir sözlü idi."

Demek ki: Hilberg General Jodl'un Hitler'in söylemiş olduğunu söylediğini söyledi!... Hitler daha ilk sataşmalarından itibaren ve "Kavgam"da, Yahudiler'i Almanya'dan sürüp çıkarmak istediğini belirtir. Biz bundan böyle, bu tabirle ne denilmek istendiğini açıklığa kavuşturmak için, Almanca metinlerden sadece "nihâî çözüm" ifadesi geçenlerinin üzerinde duracağız.

Fransa'ya karşı zafer kazanıldıktan sonra, 24 Haziran 1940'ta, Heydrich Maliye Bakanı Ribbentrop'a yazdığı bir mektupta "ülkeyi esas alan bir nihâî çözüm" (Eine territoriale Endlösung) sözü eder. 

Kaynak: Gerald Flemming, Hitler und
die Endlösung
, Wiesbaden - Münih, 1982, s. 56.

 [113]

Avrupa dışında bir Yahudi "bölgesi" meydana getirilmesi istenmekte ve bunun üzerine Ribbentrop "Madagaskar projesi"ni teklif etmektedir.

Temmuz 1940'ta, Yahudi meselelerinden sorumlu Franz Rademacher bu talimatı şöyle özetler: "Bütün Yahudiler Avrupa'dan dışarı!

Kaynak: Josepe Billig, Yahudi Meselesinin
Nihâî Çözümü
, Paris, 1977, s. 58.

 Aslında bu "ülkeyi esas alan bir nihâî çözüm", bundan böyle Avrupa'ya egemen olan Almanya'nın yeni durumuna uygun düşüyordu. Çünkü Yahudiler'i Almanya'nın dışına sürmek artık kafi gelmiyordu.

Bütün Avrupa Yahudileri'nin Madagaskar'a sürülmesine dayanan bu "nihâî çözüm" projesinin sorumlusu Rademacher, bunun gerçekleştirilmesinin dört seneyi gerektirdiğine dikkat çeker ve "Finansman" bölümünde, şu tesbiti yapar: "Onerilen nihâî çözümün (Endlösung) gerçekleşmesi çok önemli masraflar gerektirmektedir.

Kaynak: N.G. 2586.

 b) Goering'in Heydrich'e 31 Temmuz 1941 tarihli mektubu

 Heydrich Goering'e sorar: "1939'da bana Yahudi meselesiyle ilgili tedbirleri alma emri verdiniz. Bana tevdi ettiğiniz görevi şimdi Rusya'dan almış olduğumuz yeni topraklar üzerinde de uygulamam gerekiyor mu?..."

Yahudiler'in katledilmeleriyle ilgili burada da hiçbir şey yok. Sadece yeni şartlar göz önüne alınarak onların basit coğrafi bir transferinden söz ediliyor (33.93739374). ([5])

Şu halde tek "nihâî çözüm", savaş (kazanılması şartıyla) onların hepsini Avrupa dışındaki (ilk teklif olan Madagaskar

[114] projesi gibi) bir gettoya koymaya imkân verinceye kadar, kendilerini hep daha uzağa sürerek, Avrupa'yı Yahudiler'inden boşaltmaktan ibaretti.

Dilin şifreli ve gizli olduğu varsayımının iler tutar yanı yoktur, ([6]) çünkü diğer suçlar konusundaki belgeler açık ifadeli olarak ortadadırlar. Bu belgeli suçlar arasında ötanazi, İngiliz komandoların öldürülmesi, Amerikalı pilotların linç edilmeleri, işgal edildiği takdirde Stalingrad'daki erkeklerin imhası emirlerini sayabiliriz. "Bütün bu suçlar için belgeler ortada. Halbuki tek bu vakada hiçbir şey yok, ne orijinalleri, ne de kopyeleri", ilâve edelim, ne de bu kadar geniş direktifler in yerine getirilmesi için gerekli talimat veya emirler (33.9375- 9376).

"Ocak 1942'de, Gestapo şefi Reinhard Heydrich, Berlin yöneticilerine Führer'in bütün Yahudiler'i, daha önce düşünülen deniz aşırı sürgün yerine, Doğu topraklarına boşaltmaya karar vermiş olduğunu haber vermişti" (34-9544).

Mart 1942'de elden ele dolaştırılan bir nottan, Heydrich'in bürosunda bakanlar, Avrupa Yahudileri'nin "savaş sonrasında kendi miIIı yurtlan olacak, Madagaskar gibi, uzak bir ülkeye gönderilecekleri güne kadar..." Doğu'da bir araya toplanacaklarını öğrenmişlerdi (34-9545 - 9546).

Poliakov şu notu düşer: "Vazgeçilinceye kadar "Madagaskar Plânı" bazen Alman yöneticiler tarafından "Yahudi meselesi" için "nihâî çözüm" adıyla anılmıştır." 

Kaynak: Poliakov, Kudüs Davası,  Paris, 1963, s. 152.

Fiziki: imha tezini her ne pahasına olursa olsun devam ettirmek için, demek ki bir kurnazlık bulmak gerekti: "Yahudi meselesinin nihâî çözümü, Hitler'in Avrupa Yahudileri'ni imha pıanını belirleyen klasik ifadelerden biri olmuştu.

Kaynak: Gerald Reitlinger, Nihâî Çözüm, s. 19.

[115]
Hem zaten, böyle şifreli bir dil kullanıldığını gösteren hiçbir delil sunulamamıştır. Şifreli dil söz konusu olduğunda ise her hangi bir belgeye istenilen şeyi dedirtmek mümkündür. Bu konuda iki örnek verelim:

Birincisi, Goering'in 31 Temmuz 1941 tarihli mektubudur (Heydrich'in yukarıda adı edilen mektubundan bir ay sonra yazılan bu mektupta kelimelerin anlamları beklenmedik bir şekilde değiştiriliyor!).

Bu mektubunda Goering, Heydrich'e verdiği direktifleri tamamlamaktadır: "24.1.1939 tarihli kararname ile size verilen işe, yani şartları göz önünde bulundurarak, göç veya boşaltma yoluyla Yahudi meselesi için en avantajlı çözümü bulma görevine ek olarak, bu mektupla sizi, Avrupa'da Alman nüfuz bölgesi içindeki Yahudi meselesinin toplu bir çözümü (Gesamtlösung) için... bütün gerekli hazırlıkları başlatmakla vazifelendiriyorum... Sizi Yahudi meselesinde bizim özlediğimiz (Endlösung der Judenfrage) nihâî çözümü gerçekleştirmek için derhal organizasyon tedbirleri ve müşahhas ve maddî düzenlemelerle ilgili bir genel proje (Gesamtentwurf) sunmakla görevlendiriyorum.

Kaynak: Hilberg, age. 2. baskı, s. 401. (N.G. 2586 - E.P.S. 710).

 Reitlinger'in, bu belgeyi (kitabının ıos. sayfasında) zikrederken, göç ve bos¸altma ile ilgili bas¸ kısmını makaslaması manidardır. Halbuki bu mektup, Hitler'in Ocak 1939'da Polonya'ya egemen bulundug˘u ve henüz Fransa'ya bile hakim olmadıg˘ı dönemde, "s¸artlar hesaba katılarak" alınmıs¸ bos¸altma tedbirlerinin yeni bir yaygınlas¸tırıhs¸ını emretmektedir. 1941 Temmuz ayına gelindig˘inde ise bütün Avrupa'yı ele geçirmis¸ti.

Goering'in mektup metninin anlamı aslında daha ilk paragrafından itibaren apaçık ortadadır: Bugüne kadar Almanya'da uygulanan Yahudi göç ve bos¸altma politikası, bundan böyle yeni fetihlerden ötürü, Avrupa'nın Alman hakimiyeti altındaki bütün bölgelerine yayılmalıdır. "Toplu çözüm" yeni

[116] durumu göz önüne alıyor. Bu çözüm bir "nihâî çözüm" olamayacaktır. Bu son çözüm, ancak savaş sonrasında gerçekleşecek, yani Rusya dahil Avrupa'da tam bir zafer kaz anılmasından sonra, Hitler'in "Avrupa'yı Yahudiler'inden boşaltmak" şeklindeki değişmez hedefine göre, Afrika veya başka bir yere nihâî: boşaltma imkanı doğacaktır.

Özetle, Goering'in Heydrich'e talimatı, önceden tasarlanmış bir şemaya göre keyfi olarak yorumlanmadıkça, o ana kadar sadece Almanya'da uygulanabilen hususların bütün Avrupa'ya tatbiki emrinden başka bir şey değildir. Hedefhiç şüphesiz insanlık dışı ve canicedir, fakat bu hedef, Nürnberg Savcısı Robert M.W. Kempner'in şu iddiasına benzer bir "imha" düşüncesini asla kapsamamaktadır: "Bu satırlarla, Heydrich ve suç ortakları (Yahudiler'in) meşru cinayetiyle resmen görevlendirilmişlerdi."

Goering, Almanca "Gesamtlösung" (toplu çözüm) kelimesinin İngilizce'ye "nihâî çözüm" (Endlösung) olarak tercüme edilmesine itiraz edince, Savcı jackson tahrifi kabul etmek ve hakiki: ifadeyi yeniden tesbit ettirmek zorunda kaldı. 

Kaynak: I.M.T., 9, 575.

 24 Haziran 1940'tan itibaren Heydrich nihâî çözüm'ü mümkün olan en erken vakitte gerçekleştirmek arzusunda olduğunu Ribbentrop'a bildirmişti. Şöyle yazmıştı:

"Bugün Alman hakimiyeti altında bulunan toprak üzerindeki 3 milyon 250 bin kadar Yahudi'nin şu anki mevcudiyetinin ortaya çıkardığı genel problem, artık onların göç ettirilmesiyle çözümlenemez. O yüzden bu andan itibaren ülke esasına dayalı nihâî bir çözüm zorunlu hale gelmektedir." 

Kaynak: Eichmann'ın Kudüs'teki
davasında sunulan 464 nolu ispatlayıcı belge.

 Aynı dönemde Himmler Hitler'e bir dilekçe göndermişti. Bunda sonuç olarak şöyle deniliyordu: "Bütün Yahudiler'in Afrika

[117] veya bir sömürgeye göçü sayesinde Yahudi meselesinin kesin olarak çözüme kavuşturulmuş olduğunu görmeyi umuyorum.

Kaynak: Vierteljahreshefte, 1957, 197.

Hitler bu teklifi benimsedi, çünkü 10 Şubat 1942'de, Dışişleri Bakanlığı'ndaki "Deutschland III" sorumlusu Rademacher resmi: bir mektupta şunları yazıyordu:

"Bu arada, Sovyetler Birliği'ne karşı savaş bize nihâî çözüm için yeni topraklara sahip olma imkânı sağladı. Netice itibariyle, Führer Yahudiidi Madagaskar'a değil, Doğuya göç ettirmeye karar verdi. Onun için, nihâî çözüm için Madagaskar'ı düşünmeye artık gerek kalmadı.

Kaynak: Reitlinger tarafından zikredilen, Wilhelmstrasse davasının N.G. 3933
sayılı belgesi, The Final Solution, s. 79. Yazar burada da en ufak bir delil göstermeksizin
bunu yine "kurgulama" veya "maskeleme" anlamında "yorumlama" yoluna gitmektedir.

 Gerçekte özgün ifade die Gesamtlösung der Judenfrage yani artık vazgeçilmeyecek olan bütüncü toplu çözümdür. Fakat ilk defa olarak Heydrich'e bunun hazırlığını yapmayı emrettiği (P.S. 710 T. 26, s. 266) 31. 7. 1941 tarihli mektubunun 1. paragrafında kullanan Goering, son paragrafında die Endlösung der Judenfrage ifadesini kullandı. Teamülde de bu ifade galip geldi, fakat yukarıdaki ile aynı manada anlaşıldı, yoksa söz konusu kimselerin ortadan kaldırılmasıyla meselenin halledilmesi anlamında değiL. Nürnberg'de 20 Mart 1946'da bizzat Goering'in kasıth tercümeye suçüstü yapması üzerine, hakim jackson bunu kabul etmek zorunda kaldı (c. 9, s. 552). Ne var ki, bir teoriyi bütünüyle yıkıp yerle bir eden bu hadiseden basın tek bir kelimeyle olsun bahsetmedi.

Bir tezi doğrulamak için kelimelerin anlamlarının bu keyfi: değiştirilişinin ikinci örneği, 20 Ocak 1942'de Berlin'de düzenlenen "Grand Wannsee" konferansıyla ilgili olarak yapılan saptırmacadır.

[118] Konferansın başından itibaren Heydrich "Avrupa'daki Yahudi meselesinin nihâî çözümünün (Endlösung der europäischen Judenfrage) hazırlanmasından sorumlu makama" tayin edilmiş olduğunu hatırlatır... "Bundan böyle coğrafi sınırlar hesaba katıImaksızın Yahudi meselesinin nihdı çözümü için gerekli tedbirlerin tamamından sorumlu olacaktır" (Vurgular tarafımdan yapılmıştır, R.G.).

Heydrich daha sonra o ana kadar yürütülmüs¸ olan Yahudi kars¸ıtı siyaseti özetler:

a - Yahudiler'in Alman halkı için hayatî alanların dıs¸ına atılması. .

b - Yahudiler'in Alman halkı için hayatî sahanın dışına atılması.

Alman ordusunun Doğu (Sovyetler Birliği) cephesinde yıldırım hızıyla ilerlemesinden ötürü, Heydrich normalolarak bu yeni duruma göre çalışmasını sürdürdü: "Führer'in önceden verdiği izinle, göç yerini bir başka çözüm imkanına, yani Yahudiler'in Doğu'ya boşaltılmasına bıraktı" (Vurgular tarafımdan yapılmıştır, R.G.).

"Bununla beraber bu faaliyetler geçici çareler olarak görülemezdi, aksine bu sahada daha önce ediniimiş olan pratik tecrübeler Yahudi meselesinin gelecekteki nihâî çözümü için önemli bir anlamı haizdiler." 

Kaynak: N.G. 2586 G.

 Bu kesin çözüm hakikaten de ancak savaş sonrasında gerçekleştirilebilirdi ve bu çüzüm hep aynı yönde, yani bütün Avrupa Yahudiler'ini sürmek yönünde aranmıştı. Hitler'in Paris'teki Büyükelçi Abetz'e açıkça söylediği budur: Führer ona savaş sonrasında bütün Avrupa Yahudiler'ini boşaltmak niyetinde olduğunu söyledi. 

Kaynak: Documents on German Foreign Policy",
1918-1945. Seri D. c. 10, s. 484.

[119] 

Wannsee metni (20 Ocak 1942)

 "Nihâî çözüm sırasında Yahudiler kendilerinin çalışmalarından yararlanılmak üzere Doğuya doğru özel istikamette yol alacaklar. Cinslere göre ayrılacaklar. Çalışma gücü olan Yahudiler yollar yapmak üzere büyük iş bölgelerine geniş sıralar halinde sevkedilecekler. Sonuçta hiç şüphesiz tabiî ayıklama neticesi büyük bir miktarı ölecektir.

Nihayetinde hayatta kalacak olanlar (ki bunlar kuşkusuz en sağlam kesimi oluşturacaklardı) gerektiği gibi muameleye tabi tutulacaklardır, zira onlar tabii bir ayıklamayı temsil ediyorlar. Bunların salıverilmesi yeni bir Yahudi gelişiminin tohum çekirdiği olarak görülmelidir (nitekim tarihi tecrübe de bunu gösterir...)" (13-3133).

Irving: "Nürnberg'den 'sonra ikincisi olan Wilhelmstrasse davasının raporlarını okudum. Daha sonra oniki dava oldu. Bunlardan hiçbiri, Wannsee konferansında Yahudiler'in öldürülerek temizlenmelerinin tartışıldığını gösteren kanıtlar sunamamıştır" (33-9372 - 9373).

Wannsee Protokolu 20 Ocak 1942'de yapılan bir konferansın raporudur. Bu konferansa Yahudi meselesinin çözümüyle idari yönden ilgili devlet bakanları ve bunu yerine getirmekle görevli servislerin şefleri katıldılar. Burada söz konusu olan metinde ne gaz odaları, ne de imha meselesi vardır, sadece Avrupa'nın doğusu na Yahudi naklinden bahsedilmektedir.

Bu rapor aslında uydurma bir belgenin bütün özelliklerini taşımaktadır. Nitekim Robert N. W. Kempner'in kitabında (Eichmann und Komplizen, s. 132 ve devam eden sayfalar) neşredilen fotokopisine baktığımızda, mühür, tarih, imza görmüyoruz, karşımızda küçültülmüş bir kağıt forması üzerine daktilo ile yazılmış normal harf karakterleri, vb. çıkıyor.

Her halükarda, bu raporda gaz odaları söz konusu edilmemektedir.

[120]
Bu raporların Fransızca tercümelerinde sözgelimi "die Zurückdrangung der Juden aus dem Lebensraum des deutschen Volkes" ifadesi "Alman halkının hayati sahasından Yahudiler'in bertaraf edilmesi" şeklinde tercüme edilmiş ve yorumunda da "bertaraf" kelimesi "imha" anlamında ele alınmıştır. Oysa "Yahudiler'in Alman halkının hayati sahasının dışına atılması" sözkonusudur. İngilizce ve Rusça'sında da aynı yöntem izlenmiştir.

Maamafih, Almanlar Yahudildi hayatî sahaları olarak belirledikleri yerlerin dışına atma kararlarını ifade etmek için, aynı anlama gelen başka kelimeleri de seve seve kullanmışlardır: Ausschaltung (bertaraf, atma, dışlama) ve özellikle de Ausrottung (söküp atma, köküyle sökme) gibi. Bu son kelime, Almanca'da Vernichtung denilen imha kelimesiyle tercüme edildi. Örnek: Obergruppenführer (SS Waffen tümeni generalleri) önünde, 4 Ekim 1943'te, Posen'de verdiği nutukta, Himmler şöyle konuştu: "Ich meine jetzt die Judenevakuierung, die Ausrottung des jüdischen Volkes... Das jüdische Volk wird ausgerotten. vb...". Bir sonraki cümlede düşüncesini açıklarken Ausschaltung kelimesini kullanır (P.S. 1919, c. 29, s. 145). Şu demek: "Ben şimdi Yahudiler'in boşaltılmasını, Yahudi halkını kökten çıkarıp atmayı düşünüyorum, vb..." Fakat "Eichmann Dosyası"ında Billig bunu şöyle tercüme eder: "Bununla Yahudiler'in boşaltılmasını, Yahudi halkının kökünün kazınmasını kastediyorum" (s. 55) ve "Yahudiler'in boşaltılması, yani imha edilmesi" (s. 47).

Bir başka örnek: Hitler ile görüşmelerinden biri ile ilgili olarak, 16 Aralık 1941 tarihli bir notta (P.S. 1517, C. 27, s. 270), Rosenberg "Ausrottung des Judentums" ifadesini kullanır. 17 Nisan 1946 celsesinde Amerikalı savcı yardımcısı Dodd bunu "Yahudiler'in imhası" diye tercüme eder (c. 11, s. 562). Rosenberg boşuna itiraz etti. Fakat, Naziler'in nutuklarında sık sık geçen "Ausrottung des Christentums" ifadesi, her

[121] seferinde "Hıristiyanlığın Alman kültüründen sökülüp atılması" diye tercüme edilir (bkz. İkinci Dünya Savaşı Tarihi Dergisi, 1 Ekim 1958, s. 62). Ancak Yahudilik Qudentum) veya Yahudi halkı (das jüdische Volk) söz konusu olduğu zaman ise, "Ausrottung" kelimesi imha etme anlamına gelmekte ve sadece bizzat kimliğe değil, aksine bu kimliği oluşturan bütün fertlere uygulanmaktadır.. .

Görüşmeler sırasında, Avrupalı Yahudildi "imha etme" kararının alınmış olduğunun, üç çeyrek asırdan fazla süre, iddia edildiği 20 Ocak 1942 tarihli Wannsee konferansı, 1984'ten itibaren en amansız "revizyonist" düşmanlarının bile bibliyografyasından çıkarılır. Bu noktada kendileri dahi, tarihlerini "revize /gözden geçirmek" zorunda kalmışlardı. Nitekim Mayıs 1984'te yapılan Stuttgart Kongresi'nde, bu "yorum" açık ve net bir şekilde terkedildi. 

Kaynak: Eberhard Jaeckel ve Jürgen Rohwer, Der Mord an den Juden
im Zweiten Weltkrieg / I˙kinci Dünya Savas¸ı Sırasında Yahudiler'in Öldürülmesi
, D.A.V., 1985 s. 67
.

 1992'de, Yehuda Bauer 30 Ocak tarihli The Canadian Jewish News"da, Wannsee'nin bu yorumunun "aptalca" (silly) olduğunu yazar.

Son olarak revizyonizme karşı olan gelenekçi tarihçilerin en yeni sözcüsü, eczacı Jean-Claude Pressac, gelenekçilerin bu yeni revizyonunu tasdik eder.

Kitabının (Auschwitz'in Ölü Yakma Fırınları, CNRS yayınları, Paris 1993) 35. sayfasında şunları yazar:

"Wannsee adı verilen konferans 20 Ocak'ta Berlin'de yapıldı. Yahudiler'in Doğu'ya "atılmalan" hareketi, çalışma yoluyla "tabii" bir elemesinin hatırlatılmasıyla birlikte açıkça öngörülmüşse de, o sıralar hiç kimse endüstriyel tasfiyeden söz etmemiştir. Takip eden gün ve haftalarda, Auschwitz Bauleitung'u bu gayeye uygun bir yerleştirmenin tetkiki için ne bir davet, ne bir telgraf ve ne de bir mektup almıştır."

[122]
Hatta, kendisinin "Özet Kronoloji"sinde, 20 Ocak 1942 tarihi ile ilgili olarak şunları not eder: "Yahudiler'in Doğu'ya atılmaları hakkında Wannsee Konferansı" (s. 114).

İmha edilme revize edilmiştir: Artık dışarı atma söz konusudur.

Dikkat çeken bir başka husus: İmha tezini "ispatlama"yı hedefleyen bütün bu kitap içinde, Wannsee belgesinin ardından en kesin olduğu söylenen belge de, yani Goering'in Heydrich' e 31 Temmuz 1941'de yazdığı mektupta bahis konusu edilmemektedir. Halbuki bu mektupta kullanılan nihâî çözüm ifadesinin, Avrupa dışına nakil değil de, imha anlamına geldiği savunuluyordu. 

* * * 

Toronto davasında Ernst Zündel'i savunan avukat Christie, Hilberg'in kitabının 651. sayfasını zikreder; burada şöyle yazılıdır: "Kasım 1944'de Himmler, çeşitli pratik sebeplerden ötürü, Yahudi meselesinin halIedilmiş olduğuna karar verdi. Aynı ayın 25'inde bütün ölüm tesislerinin sökülmesini emretti.

Kaynak: Kurt Becher'in tanıklıg˘ı, 8 Mart 1946, P.S. 3762.

 Hilberg bunun Himmler'in bir emri olmadığını kabul eder (4-861-864): "Becher bunu tanıklığında herhalde hafızasında kaldığı şekliyle takdim etti. Himmler tarafından kulIanılan kelimelerin aynılarını kulIanmasına gerek yoktu."

Bir kere daha Hilberg, Himmler'in demiş olduğunu Becher'in dediğini söylüyor... (4.867)

Yahudi probleminin "nihâî çözüm"ünün ancak savaş sonrasında halledileceği konusuna gelince, 1941 yazının "Kahverengi Dosyası" (Braun Mappe) bile bunun şahididir. "Yahudi meselesinin çözümü için direktifler" başlıklı paragraf açıkça belirtir: "Doğu'da işgal edilmiş topraklardaki Yahudi meselesiyle ilgili bütün tedbirler ancak savaş sonrası alınacağı için, Yahudi meselesi Avrupa'da genel bir çözüme kavuşturulacaktır." 

Kaynak: P.S. Henri Monneray, Dog˘u Ülkelerinde Yahudiler'e
Yapılan Zulümle I˙lgili Nürnberg'e Sunulan Dosya
, C.D.J.C. 1949.

[123]
Gerçeğin bu şekilde ortaya konuluşu, Hitler'in cinayetlerini hiçbir şekilde hafifletmez, fakat imha tezinin en ateşli taraftarlarının bile gözünden kaçmayan bir hakikatin sadece hatırlatılmasına yarar. O hakikat da şudur: Hitler, Stalingrad'dan sonra, savaşın son iki yılı içerisinde açmazdadır. Çünkü müttefikler bombardımanlarla onun savaş üretim merkezlerini, nakliyatını tarümar etmektedirler.

Fabrikaları boşaltarak yeni birlikleri askere almak zorunda kalmıştır. Herhalde kendisinin savaş çabası uğruna şu uğursuz saplantısı vardı: Elindeki savaş esirlerini ve Yahudiler'ini, şantiyelerde, insanlık dışı koşullarda da olsa, çalıştıracak yerde, yok etmeyi kafasına koymuştu. Bizzat Poliakov Kinin Elkitabı (s. 3) adlı eserinde bu saçma çelişki üzerine dikkat çeker: "Onlan en zor işlerde çalıştırarak yıpratmak, sözgelimi, kamplarda tutmaktan çok daha ekonomiktir."

Madam Hannah Arendt de böyle bir hareketin akıl dışılığı üzerinde durur: "İnşaat malzemeleri ve tekerlekli taşıt kıtlığına rağmen, savaşın tam ortasında, çok büyük ve çok masraflı imha merkezleri yapmak ve milyonlarca insanın naklini düzenlemek suretiyle, Naziler kesinlikle yararsızı zararlı noktasına kadar ittiler... Böylesi bir davranış la askerî zorunluluklar arasındaki bu apaçık çelişki, bu tür bir teşebbüse çılgın ve evhamlı bir hava vermektedir.

Kaynak: Hannah Arendt, Totaliter Sistem, Paris, 1972, s. 182.

 Bu anlatılanlardan da daha garip olan, Poliakov veya Hannah Arendt gibi keskin zekâlı kimselerin, peşin hükümleri yüzünden gerçekleri böylesine kavrayamaz duruma düşmeleri, gerçeküstücü varsayımlarını tartışma konusu yapmamaları, belgelere ve vakıalara müracaat etmemeleridir.

Auschwitz-Birkenau'da, Farben-Sanayi (kimya), Siemens (nakliyat), Portland (ins¸a) gibi güçlü birimler bulunuyordu. (Auschwitz'in ek kamplarından biri olan) Monovitz'de, 10

[124] tutuklu, 100 bin sivil işçi ve 1.000 Britanya savaşı esiri çalışıyordu. 

Kaynak: German Crimes in Poland, Vars¸ova, 1946, I. s. 37.

1942'den 1944'e kadar, Auschwitz'in 39 uydu kampından 31'i mahpuslardan işçi olarak yararlanıyor ve bunlardan 19'u da ezici çoğunluğu Yahudi olan kişileri kullanıyordu.

25 Ocak 1942'de, toplama kampları genel müfettişine, Himmler şu talimatı veriyordu: "100 bin Yahudi'yi kabule hazırlanın... Gelecek haftalarda toplama kamplarına önemli ekonomik vazifeler tevdi edilecektir." 

Kaynak: N.O. 020- a...

 Mayıs 44'te Hitler, Jager inşa ve Todt düzenleme programında işçi olarak 200 bin Yahudi'nin istihdam edilmesi emrini verdi.

18 Kasım 1943 tarihli bir S.S.W.V.H.A. emri, is¸inde sivrilen tutuklulara -Yahudiler dahil- prim verilmesini istiyordu. 

Kaynak: Auschwitz Müzesi Merkezi, 6 - 1962, s. 78.

 Demek ki orda "çılgın veya evhamlı" hiçbir şey söz konusu değildi, tam aksine amansız bir gerçekçilik vardı. V e bilhassa da bu durum "imhacı" tezlere karşı ilâve bir red oluşturmaktadır.

 

B) TANIKLIKLAR

 Frankfurt'ta, 20 Aralık 1963'ten 20 Ağustos 1965'e kadar süren, çok seyircili siyasî bir harekete yakışır tarzda, geniş bir tiyatroda görülen Auschwitz davasında, müthiş hukukî sahne eseri, kararın gerekçesine yetmedi, dolayısıyla ağır ceza mahkemesi, elinde hükmünü vermek için gülünç veriler bulunduğunu itiraf etmek zorunda kaldı.

"Mahkeme, suç ânında gerçekten meydana geldiği hâliyle,

[125] olayların sadık bir görüntüsünü elde edebilmek için, alelâde bir cinayet davasında dahi sahip olunan bütün soruşturma araçlarından hemen hemen yoksundu. Kurbanların kadavraları, otopsi raporları, ölüm sebebi hakkında bilirkişi tesbitIeri yoktu. Suçlular tarafından bırakılmış izler, cinayet silâhları, vb. yoktu. Tanıklıkların tahkiki ancak nadir durumlarda mümkün olabildi.

Kaynak: Gerekçeli kararın 109. sayfası.

 Oysa, suçlayanların iddialarına göre, cinayet silâhı, "gaz odaları" idi. Ne var ki hakimler bunlardan hiçbir "iz" bulamadılar!

Herhalde olayın "herkesçe bilinen bir olay" olması yetiyordu. Tıpkı büyücüler davası zamanında olduğu gibi, hiç kimse kendini bizzat odun yığınları üzerinde yakılma tehlikesini göze almadan, onların şeytanla "cinsel ilişkisi"nden şüphe etmeye cesaret edemiyordu.

1757 yılına gelinceye dek, güneşin dünyanın çevresinde dönmekte olduğu herkesçe bilinen bir olaydı. Bu, apaçık bir gerçekti.

Tarihçi Seignobos şu hususa dikkatimizi çekiyordu: Eğer bir olayın hakikat oluşu, buna şahitlik eden tanıklıkların sayısına göre belirlenecek olsaydı, Ortaçağ'da şeytanın varlığı, herhangi bir tarihî şahsiyetin varlığından daha sağlam bir temele oturtulmuş olurdu.

Bir Amerikan kampı ve bir "savaş suçlarına karşı dava" merkezi haline gelen Dachau'ya Amerika Birleşik Devletleri tarafından gönderilen hakimlerden biri olan Stephen S. Pinter şunları yazar:

"Dachau'da savaş sonrasında 17 ay ABD askerî hakimi olarak kaldım. Dachau'da gaz odası olmadığına tanıklık edebilirim. Ziyaretçilere yanlış bir şekilde gaz odası diye gösterilen yer, aslında bir ölü yakma fırınından başka bir şey değildir. Almanya'daki diğer toplama kamplarında da hiçbir gaz odası yoktu. Bize

[126] Auschwitz'de bir gaz odasının var olduğu söylendi,fakat Auschwitz Rus bölgesinde olduğundan, orayı görmek için Ruslar'dan izin alamıyorduk... Milyonlarca Yahudi'nin öldürülmüş olduğu şeklindeki eski bir propaganda efsanesi bu tarzda devam etti riliyordu. Savaş sonrasında Almanya ve Avusturya'da geçirdiğim altı yıldan sonra, kesinlikle söyleyebilirim ki, pek çok Yahudi öldürülmüştür, fakat bu sayı asla 1 milyon rakamına bile hiçbir şekilde ulaşmamıştır. Bu hususta ben kendimin herhangi bir kimseden daha yetkili olduğuma inanıyorum.

Kaynak: Pinter'in Katolik haftalık  dergisine mektubu,
Our Sunday Visitor, 14 Haziran, 1959, s. 15.

 Elde yazılı deliller, reddedilmez belgeler olmayınca, Nürnberg Mahkemesi, tıpkı daha sonra gelişen bütün romanlaştırma edebiyatında ve filmlerde olduğu gibi, "tanıklıklar"ı temel almak mecburiyetinde kaldı.

Şahit olarak çağrılan ve "gaz odaları"nın varlığını tasdik eden kampzedeler, bu tasdiki bizzat görmüş olduklarına göre değil de, "denildiğini duymuş" olduklarına göre yaptılar.

Babasının ölümü üzerine, Avusturya Sosyal Demokrat Parti'nin başına geçen Doktor Benedict Kautzsky'nin şahitliği, tipik ve meşhur bir örnektir.

1946'da İsviçre'de yayımlanan Teufel und Verdammt (Şeytan ve Lânetli) kitabında, Auschwitz kampında azami hayatta kalma süresinin üç ay olduğunu belirttikten sonra (oysa kendisi orada üç yıldan fazla tutuklu kalmıştır), "gaz odaları" konusunda şunları yazar: "Ben onları kendi gözlerimle görmedim, fakat sözlerine güvenilir pek çok insan tarafından bunların var olduklan bana söylendi."

Bazı tanıklıklar, bilhassa da Rudolf Höss, Sauckel ve Auschwitz Doktoru Nyiszli'nin s¸ahitlikleri temel alındı.

Hakim cüppelerine bürünmüs¸ galiplerin tezini "ispatlamak"ta kendini mükemmel tanık olarak gösteren anahtar s¸ahit, Auschwitz kampı eski komutanı Rudolf Höss oldu.

[127]
Tutuklanışından itibaren verdiği ve Nürnberg'deki ifadelerinin hulasası olan özet bilgi Mahkeme'nin kendisinden beklediğine tıpa tıp uyuyordu.

İşte Rudolf Höss'ün 5 Nisan 1946 tarihindeki yeminli ve imzalı beyanı:

"1 Aralık 1943'e kadar Auschwitz'te komutanlık ettim. Tahminim, orada zehirli gaz ve fırında yakma ile 2 milyon 500 bin kişi idam veya imha edildi ve en az yarım milyon kişi de açlık ve hastalıktan öldü. Bunlann toplam rakamı 3 milyon civarında ölü demektir. Yahudi meselesinin "nihâî çözüm"ü bütün Avrupa Yahudildinin imhası anlamına geliyordu. Ben Haziran 1941'de Auschwitz'de imha için hazırlık yapılması emrini aldım. O dönemde genel yönetim içinde diğer üç imha kampı daha bulunuyordu: Belzec, Treblinke, Wolzek."

Basın yayın organlarında artık yarım asır boyunca halkın anlayacağı ve dikkatini çekeceği şekilde savunulan tezlerin bundan daha mükemmel bir tasdiki tasavvur edilemezdi.

Oysa bizzat bu metnin içinde apaçık üç hakikat dışı olay söz konusu ediliyordu:

1 - Yahudi kurbanların toplam sayısını (6 milyon) gerçek göstermek, yani Nürnberg'de daha başlar başlamaz ilân edilen bu resmi rakamı ve o zamandan beri resmi tarihin ve medyanın sürekli tekrarlayıp durduğu o nakaratı ispatlamak için zorunlu olan Auschwitz'de 3 milyon ölü sayısı, Auschwitz-Birkenau'daki yeni anma levhasının gözler önüne serdiği üzere, en az üçte iki oranında düşürülmek zorunda kalınmıştır: Şimdi bu levhada dört milyon rakamının yerini, bir milyondan birazfazla ifadesi almıştır.

2 - Belzec ve Treblinca kampları 1941'de mevcut deg˘ildi. Bunlar ancak 194 2'de açıldı.

3 - Wolzek kampına gelince, böyle bir kamp hiçbir zaman hiçbir haritada var olmadı.

Ön aras¸tırma yapmadan bu "temel tanıklık" nasıl kayda geçirilebildi?

[128]
Höss bunu kendisi açıklıyor: İlk beyanları kendisini tutuklamış olan Polonyalı yetkililerin denetimi altında yazılmıştır. Auschwitz'de Komutan: Rudolf Höss'ün Hayat Hikayesi adlı kitabın 174. sayfasında şöyle deniliyor:

" İlk sorgum sırasında, itirafları bana dayak atarak aldılar. Imzalamış olmama rağmen, raporda neler yazılı olduğunu bilmiyordum" (5.956).

(Sayfanın altında bir dipnot: Daktilo edilmiş 8 sayfalık bir belge 14 Mart 1946 sabahı saat 2.30'da Höss tarafından imzalanmıştır. O zamandan beri Nürnberg veya Cracovie'de söylemiş ve yazmış olduklarından pek farklı tarafı yoktur.)

Cracovie'deki elyazısı notlarında Höss, Britanya askerî: polisinin kendisini maruz bıraktığı ilk sorgulama şartlarını bizzat anlatır.

"11 Mart 1946 saat 23'te tutuklandım... Field Security Police bana ağır işkence yaptı. Beni Heide'ye kadar, tam da ıngilizler tarafından sekiz ay önce serbest bırakıldığım o kışlaya kadar yerde sürüklediler. nk sorgulamam orada yapıldı, bunun için çarpıcı deliIIer kullanıldı. Imzalamış olmama rağmen tutanakta neler yazılı olduğunu bilmiyordum. Onca alkol ve onca kırbaç benim için bile çok fazlaydı... Birkaç gün sonra, Britanya bölgesinin ana sorgu merkezi Minden-sur-Weser'e götürüldüm. Orada, bir savcının, bir komutanın ellerinde, bana çok daha kötü muamele edildi.

Kaynak: Belge no - 1210.

 Kendisi tarafından, demek ki 1943'ten itibaren Auschwitz'de, imha edilmiş "2.5 milyon" Yahudi'nin "deliller"ini almak için, Rudolf Höss'e işkence edilmiş olduğu ancak 1983'te tasdik edilldi.

Kitap Ruppert Butler tarafından Legions of Death (Ölüm Alayları) adıyla yazılmıs¸tır (Ed. Hamlyn Paperbacks). Orada Bernard Clarke'ın tanıklıg˘ı anlatılıyor (B. Clarke, karısından

[129] ve çocuklarından ölümle tehdit ederek aldığı adresteki çiftlikte gizlenen Rudolf Höss'ü yakalayan ve onu 11 Mart 1946'da tutuklayan kişidir). Butler "uygun beyan"ı (daha önce zikrettiğimiz, 14 Mart 1946 sabahın saat 2'si imzalı beyanı) elde edebilmek için Höss'e üç gün işkence etmek zorunda kalınmış olduğunu yazar.

Tutuklanır tutuklanmaz o kadar dövüldü ki "sonunda sağlık görevlisi, yüzbaşı nezdinde ısrarla müdahalede bulundu: Ona durdurmasını söyleyin, yoksa yanınızda bir hadavra götüreceksiniz."

Muhatabı Clarke gibi Butler'in de bu tür işkence eylemlerinden son derece memnun göründüklerini de burada kaydetmemiz gerek.

1948'de Almanya'ya Dachau'daki -1.500 Alman esiri yargılamış ve 420 kişiyi ölüme mahkûm etmiş olan- Amerikan Askerî Mahkemesi tarafından işlenmiş kanunsuzlukları araştırmak için gönderilmiş olan hakim Van Roden ve Simpson'dan oluşan Amerikan araştırma komisyonu, sanıkların arzu edilen "itiraflar"ı yapmaları için her çeşit maddî ve manevî işkenceye maruz bırakılmış olduklarını tesbit etti.

Nitekim, incelenen 139 vakadan 137'sinde, Alman esirlerin sorgulamalar sırasında hayalarına tekme yedikleri ve bundan dolayı tedavi edilemez yaralar almış oldukları görüldü. 

Kaynak: The Progressive dergisinde Hakim  Edward
L. Van Roden ile yapılan  görüs¸me, S¸ubat 1949.

 Auschwitz davası

 Davanın bas¸ında ölecek olan Auschwitz'in son komutanı, bas¸ sanık Richard Baer'in talihi özellikle ilgilenilmeye deg˘er. Kendisi 1960 Aralık ayında bir orman is¸çisi gibi yas¸adıg˘ı Hamburg yakınlarında tutuklandı. 1963 Haziran ayında hapiste esrarengiz s¸artlarda öldü.

[130]
Fransız basınında yazılanların da başvurduğu pek çok kaynağa göre, gözlem altında bulunduğu sırada, Baer eskiden sorumluluğu altında olan kesimde gaz odalannın varlığını teyit etmeyi inatla reddetmişti. 

Kaynak: Hermann Langbein, Der
 Auschwitz-Prozess
, Europäische
Verlagsanstalt, Frankfurt, 1965.

 Frankfurt Üniversitesi Adli: Tıp Enstitüsü'nün otopsi raporu, "Tahriş edici olmayan ve kokusuz bir zehirin yutulması da ... ihtimal dışı değildir" demektedir.

Nürnberg avukatı Eberhard Engelhardt 12 Kasım 1973 tarihinde Frankfurt Savcılığı'na gönderdiği bir mektupta otopsi raporunun bu kısmını zikreder ve Baer'in araştırma sırasında zehirlenmiş olduğunu savunur.

İkinci örnek: Waffen SS subayı Gerstein raporu o kadar göze batar bir şekilde mantıksızdı ki, 30 Ocak 1946'da Nürnberg Askerî: Mahkemesi tarafından delil olarak reddedildi, daha sonra rapora eklenmiş Zyklon B faturalan yüzünden Fransız Savcı Dubost tarafından kısmen yararlanıldı, fakat 1961'de Kudüs'teki Eichmann davasında kullanıldı.

Bu "tanık"a göre, (Belzec, Treblinka ve Sobibor olmak üzere üç kampta günde 60 bin olmak üzere) kurbanlann sayısı 25 milyonu buluyordu!

Henri Roques, "Gerstein raporu"nun tutarsızlığını ispatlayan bir tez hazırladı ve bu tezi "çok iyi" notu aldı. Alain Decaux, Le Matin de Paris gazetesinde, 13 Eylül 1986'da bu tezi e ilgili olarak "bütün araştırmacılar bundan böyle bu çalışmalarıgöz önünde bulundurmak zorunda kalacaklardır" diye yazıyor ve Profesör Roques'un "Gerstein meselesinde halihazırda en bilgili insan" olduğunu ilâve ediyordu.

Derken hemen idarî sebepler arandı. Kendisi bu tezi Paris'te Profesör Rougeot yönetiminde hazırladığı ve tezin savunması Nantes'a, Profesör Rivière'in yönetimine aktarıldığı

[131] için -ki bu tamamen nizamî idi-, Nantes Edebiyat Fakültesi'ne kayıt parası ödememiş oluyordu! Böylece Henri Roques elinden doktor ünvanının çekilip alındığını gördü.

Üçüncü örnek: Sadece en meşhur şahitlerle yetinelim: Auschwitz Doktoru kitabını yazan Macar sürgünü hekim, Doktor Miklos Nyiszli (söz konusu kitap 1953'ten itibaren Jean-Paul Sartre tarafından Les Temps Modernes'de yayımlandı, çev. Tibère Kremer, julliard, 1961).

Örnek: Miklos Nyiszli bize gaz odalannın 200 metre uzunluğunda olduklannı söylüyor ve Nürnberg'e temin edilen belge, bunlann ya 210 m2, ya 400 m2, yahut 580 m2 alanı olduklarını belirtiyor. Bu demektir ki bunlann mütekabil en leri 1 m. 05, 2 m. veya 2 m. 90 imiş! Dahası var: en az 3 bin kişi buralara girebiliyor ve rahatça dolaşabiliyormuş, hatta ortalannda sütünlar da varmış, her iki yanda da banklar sıralanıyormuş!

Encyclopaedia Judaica (1971) ile Encyclopaedia of the Holocauste'un (1990) bu eserin adını dahi etmeyis¸leri manidardır. Bu ansiklopediler Paul Rassinier'nin yaptıg˘ı tenkitten beri bu kitaba verilen deg˘erin düs¸tüg˘ünü hesaba katmıs¸ olsalar gerek.

Yazann ilk iddiası şu: Kampa geldiğinde (1944 Mayıs sonu), gazla yapılan imhalar 4 yıldır sürüyordu. Oysa, Nürnberg belgesi (N.O. 4.401) ölü yakma fırınlarının siparişinin ancak Ağustos 1942'de verildiğini ve 4.463 belgesi ise bunların ancak 20 Şubat 1943'te hazır olduklannı belirtir.

Ağustos 1960'ta, Münih Çağdaş Tarih Enstitüsü (Institüt für Zeeitgeschichte) basına şu açıklamada bulunuyordu:

"Dachau gaz odaları hiçbir zaman tamamlanmamış ve faaliyete geçmemiştir... Yahudiler'in gazla kitleler halinde imhaları 1941-42'de başlamış ve sadece işgal edilen Polonya'nın birkaçyerinde, bu gaye için öngörülmüş teknik tesisat vasıtasıyla yapılmış, fakat Alman toprakları üzerinde hiçbir şekilde böyle bir olayolmamıştır.

Kaynak: Die Zeit, 19 Ağustos 1960.

[132] 

Başka örnekler:

Sauckel (belli bas¸lı sanıklardan biri). Nürnberg Mahkemesi'nde yapılan 30 Mayıs 1946 tarihli celse:

"Bu belgedeki imzanın bana ait oldug˘unu kabul ediyorum. Bu imzanın benden nasıl alındıg˘ını anlatmam için mahkemenin bana izin vermesini talep ediyorum.

Bu belge bana tamamlanmış haliyle sunuldu. İmzalamaya karar vermezden önce okumama ve incelememe müsaade edilmesini istedim. Dileg˘im reddedildi... Sonra Polonyalı veya Rus bir polis içeri girdi ve sordu: "Sauckel'in ai/esi nerede? SauckeI'i yanımıza alacag˘ızfakat ailesi Sovyet toprag˘ına teslim edilecek". Ben 10 çocuk babasıyım ve ai/emi düs¸ünerek bu belgeyi imzaladım."

Suçluların ifadeleri arasında, General Ohlehdorfunki özellikle ele vericidir. Kendisi, Rusya'nın güneyinde partizanların faaliyetini yöneten siyasi: görevlileri ezmekle görevli "Einsatzgruppen"leri 1941 yazından 1942 yazına kadar yönettL I.M.T. ([7]) davasında, bu asıl görevine ek olarak, özel hazırlanmış kamyonlarla kadın ve çocukların da öldürülmeleri dahil Yahudiler'i imha etmek için sözlü emirler almış olduğunu beyan etti. 

Kaynak: I.M.T. c. 4, s. 311-355 ve I.M.T.
 c. 22, s. 478-480; 491-494; 509-510; 538.

 General Ohledorf'un ikinci davası sırasındaki şahitliği (N.M.T. hane 9) tamamiyle farklıdır: Öncelikle LM.T.'de sözlü emirle Yahudiler'in imhası konusundaki beyanlarını geri aldı. Buna karşıhk, Yahudiler ve Çingeneldi özel bir imha plânına

[133] göre değil, partizanlara karşı mücadele çerçevesi içinde bazı Yahudildi ve bir kısım Çingeneler'i öldürmüş olduğunu kabul etti. Ayrıca LM.T.'de demiş olduğu gibi 90 bin değil, 40 bin kişi öldürmüş olduğunu da itiraf etti. 

Kaynak: N.M.T. c.4, s. 223-312.

 Tenkitçi tarihçilere karşı hiçbir tenkitli reddiye, hiçbir zıt ilmî tartışma ile karşılık verilmemiştir. Aksine onlara sadece en iyisi sükûtla, en kötüsü de baskıyla cevap verilmiştir.

Tenkitçi araştırmalara karşı bu baskı ve bu sükût suikastı devam ettiği ve buna karşılık tabunun savunucuları için bol mali: destek ve medya imkânları sağlandığı sürece, bendeki kuşku ve hatta şüphecilik giderilmiş olamayacaktır. Böyle bir yan tutma ve böylesi bir ayırımcılık tecrübesi de bu şüpheyi daha da artıracaktır.

Bu ayırımcılık ve bu tarafgirliğin aslında ben 14 yıldır tecrübesini yaşıyorum. Yani, Lübnan'daki savaşın siyasî siyonizmin mantığı içinde yer aldığını ileri sürdüm diye, L.I.C.R.A. tarafından açılan o 1982 davasından beri. Üstelik L.I.C.R.A.'nın açtığı dava hem asliyede, hem de temyizde reddedilmiş ve mahkeme masraflarını ödemeye mahkûm edilmişolmasına rağmen, bana karşı konulan tavır hala sürüyor.

Benim L'Affaire Israël (Papyrus Yayınları, Paris 1983; Türkçesi, Siyonizm Dosyası, Pınar yayınları, İstanbul, 1983) kitabım, yayımcısını derhal iflâsa sürükleyiverdi.

Palestine, terre des messages divins (Filistin, İlâhi Mesajlar Toprağı, Albatros Yayınları, Paris 1986) kitabım ise normal bir şekilde dağıtılamadı. Bu kitabı satışa sunan kitapçılar vitrinlerinin kırıldığını görmekle tehdit edildiler. Dağıtılan kitapların ekserisi yayıncısına geri döndü ve kitap fiilen piyasadan çekilmiş oldu. Bu hal, elinizdeki İsrail Politikasının Kurucu Efsaneleri'ne kadar devam etti. Bu kitabıına karşı da Canard Enchaîné'den Le Monde'da, Le Parisien, La Croix ve L'Humanité'ye

[134] varıncaya kadar bütün basın saldırıya geçti. Hiçbiri de bana cevap hakkı tanımadı. Tek istisnası Le Figaro oldu, o da cevabımı kesip biçerek yayınladı.

O yüzden, şu an İtalya, Almanya, Türkiye, ABD ve hatta Rusya'da tercüme edilmiş ve edilmekte olan bu eserimi, İs rail'deki bazı yeni tarihçiler'in yaptıkları gibi, Fransa'da Samizdat olarak, yani yazarının namı hesabına bastırmak zorunda kaldım.

Hitler'in cinayetlerinin tenkiıli bir tarihine karşı yapılan bu sükût boykotları, bu zulümler, bu baskılar tamamen iftiracı ve uydurma bahanelere dayanıyordu. Çünkü bu tenkitçi tarih, Yahudiler'e olduğu kadar, diğer bütün düşmanlarına da, yani kendisini mağlup olmaya sürükleyecek olan Alman veya Slav komünistlere karşı da Hitler'in işlemiş olduğu çok büyük suçlarının, ne büyük gaddarlık ve canavarlık olduğunu gözler önüne sermek için hiçbir yalana ihtiyacı olmadığını göstermek istiyor. Oysa hasımları, tenkitçi tarihi (ki onlar bu tenkitçi tarihe "revizyonist" adını vermekteler) "Hitler'i masum göstermek veya en azından suçlarını hafifletmek"le suçluyorlar!

Nazi cinayetlerinin sadece Yahudiler'e yönelik geniş bir Yahudi kıyımına indirgenemeyeceğini belirtip, faşizme karşı mücadelede on milyonlarca ölü verilmiş olduğunu göstermek, onlara göre, ayınmcılığı ve ırkçı kini teşvik eden bir "ırkçılık" olmaktadır!

İşte biz tenkitçi araştırmacılara yönelik böylesi bir kin kusucu orkestraya karşı bugün kaynaklara dayanarak bu dosyaya bazı bilgiler ilave etmek, katkıda bulunmak istiyoruz. Bu çabamızla da, şu veya bu araştırıcıya karşı siyasî art niyetler yüklemeden, kendisini peşinen baskıya ve suskunluğa mahkûm etmeden, bu geçmişin tarafsız gerçekleri üzerinde hakikî bir tartışmanın başlatılmasına hizmet etmiş olacağımızı ümid ediyoruz. Geleceği, kinleri devam ettirerek ve bu kinleri yalanla besleyerek hazırlayamayız.

[135]
Hem tarihen tahkik edilmiş tanıklıkların, hem de kamuoyuna geleceğin cinayetlerini önleyebilmesi için, dünün canilikleri üzerinde iyice düşünme imkanı veren bilimsel araştırmaların eleştirilmesi, ahlakî olduğu kadar ilmî bir mecburiyyettir. 

* * * 

Bugüne kadar, son derece yetenekli ve tam anlamıyla iyi niyetli sanatçılara bile sadece keyfî rakamlar ve sahte bilgiler verildi.

Gerçi bunlardan Robert Merle'in Ölüm Benim Mesleğim romanı gibi hakikî şaheserler bile çıkarıldı. Bu romanda Auschwitz komutanı Höss'ün yapıp ettikleri kendi ağzından anlatılır. Sahte şahidin keyfi: rakamlarını verirken bile gerçi Robert Merle bazen Stendhal'e layık bir üslûba ulaşır:

"... Savcı haykırdı: Siz üç buçuk milyon öldürmüşsünüz!

_ Söz istedim ve şöyle dedim: Affedersiniz, ben onlardan sadece iki buçuk milyonunu öldürdüm!

Bunun üzerine salondan homurtular yükseldi... Halbuki ben yanlış bir rakamı düzeltmekten başka bir şey yapmamıştım.

Kaynak: Robert Merle: La Mort est mon métier,
Ed. Gallimard, 1952,  Folio, s. 565-366.

Sinema alanında ise, Alain Resnais imzalı Gece ve Sis adlı harika ve ayrıntılı bir sanat filmi, barbarlığın ve kahramanca ölmenin yürek yakıcı ve unutulmaz bir görüntüsünü sunuyor. Fakat sadece Auschwitz'de 9 milyon (!) Yahudi'nin öldürülmüş olduğu gibi keyfî bir rakam verdiği için film saptırılmış ve tahrif edilmiş bir çehreyle karşımıza çıkıyor.

Savas¸ın hemen ardından bütün bir edebiyat ve bir film ve televizyon dizileri dalgası, Hitler canilig˘inin bu anlam saptırmasına adandı. Fransa Nazi is¸galinden kurtulduktan sonra, bütün bir kus¸ag˘ın Naziler'e kars¸ı en etkili s¸ekilde mücadele atmis¸ olan kimselerin kahramanlıklarını görüp deg˘erlendireceg˘i

[136] bir dönemde, sözgelimi Ağır Su Savaşı gibi bir film kaç kere gösterildi? Bu film, Hitler'in ilk atom bombasını yapmasına ve kullanmasına imkân verecek olan ağır su stoklarını Norveç'ten aşırmaya çalışan Joliot-Curie ve ekibinin kesin başarısını anlatır.

Askerî birliklerin toplanmalarını engellemek için, demiryolu görevlilerinin Alman ulaşımını nasıl sabote ettiklerini gösteren Ray Savaşı filmi için de aynı soruyu soralım: Bu film kaç kere gösterildi? Dış kurmayların rolünü abartmasına rağmen, kendi şehrini kendisi kurtaran ve teslime zorlamak için Alman vali Von Choltitz'i ele geçiren Paris halkının başkaldırısını gözler önüne seren Paris Yanıyor mu? gibi filmler kaç defa gösterime girdi?

Buna karşılık, Exodus, Holokost, Shoah ve her hafta ekranlarımızı gözyaşları görüntülerine boğan diğer daha nice filmler bizlere kaçıncı defa gösterildiler? Sanki bazılarının "fedakârâne" ıstırabı, diğer bütün insanların ıstıraplarıyla ve onların kahramanca mücadeleleriyle kıyas bile kabul etmeyecek kadar çok büyüktü.

Lanzman'ın Shoah filmi, bize 9 saat boyunca, taşlık görüntüler ve gürültüsü bitip tükenmek bilmeyen demiryolu konvoylarının sonsuzluğuyla, Treblinka kuaförünün ifadelerine benzer tanıklıkları zorla kabul ettirmektedir. Bu kuaför, bilindiği gibi, 16 metre karelik bir odaya 60 kadın ve 16 kuaförü yerleştiriyordu!

Bu "Soah-business" için, sipariş verenler oldukça cömert davranmışlardır. En başta da elbette İsrail devleti. Menahem Begin, Shoah filmi için, kendi tabiriyle bu "millî çıkar projesi" için, 850 bin dolarlık destek çıkmıştı. 

Kaynak: "Yahudi Telgraf Ajansı" 20 Hazıran 1986,
The Jewish Jounıal, N.Y. 27 Haziran 1986, s. 3.

Dünya kamuoyunu yönlendirmede en fazla katkısı bulunmuş

[137] filmlerden biri olan "Televizyon filmi Holokost tarihî hakikate karşı bir cinayettir. Ana konu öylesine çaplı ve öylesine yoğun bir olaya dayanıyor ki: 6 milyon Yahudi'nin imha edilişi, Alman hal/ıının tamamının gözünden kaçmış olarak kalamazdı. Eğer Almanlar bunu bilmemişlerse, demek ki bilmek istememişlerdir, o halde onlar suçluydular." 

Kaynak: Libération, 7 Mart 1979.

 Ve işte bu "kinin elkitapları"nın sunduğu zehirli meyveler:

 "Bütün bu düşman ajanları başşehir sınırlarından dışarıya atılmalıdır. Iki senedir biz bunu yapma imkânının sağlanmasını istiyoruz. Bize gereken çok basit ve çok açık: Müsaade ve yeteri kadar gemi. Bu gemileri batırmaktan ibaret olan mesele ise, maalesef, Paris Belediye Meclisi'nin yethisi dahilinde değil!

Kaynak: Paris belediyesi resmi bülıeni, Paris Belediye
Meclisi meclis müzakereleri, 27 Ekim 1962 tarihli oturum, sayfa 637.

Burada sarfedilen sözler, üzerinde düşünülmüş taşınılmış sözlerdir. Kendisinin açtığı bir hakaret davası münasebetiyle 15 Ocak 1963'te, Moscovitch bunu teyit edecekti: "Ben gerçehten de Fransa düşmanlarının köklerinin kazınmamış olmasına esef ediyorum... ve hâlâ da esef etmekteyim!" (Le Monde, 17 Ocak 1963).

Roman bu yalana yardımcı olmuştur.

Buchenwald kampından çıkışının hemen ardından yazılmış Toplama Kampı Evreni (Éd. de Minuit, 1946) adlı ciddî ve özentisiz bir ilk eserden sonra, David Rousset Ölümümüzün Günleri'nde, edebi ve incelikli bir şekilde, toplama kampı edebiyatının modelini oluşturan kalıpların çoğunu sunmuş oldu. Bir büyük Fransız yazarın kaleminden yararlanıp Au nom de tous les miens / Bütün Ailem Adına adlı kitapta, hiç gitmedig˘i bir kampı anlatan Martin Gray'e varıncaya kadar... Eski Muharipler Bakanlıg˘ı'nın Serge Klarsfeld tarafından "kes¸fedilmis¸" sahte ars¸ivlerinden, (Nobel Ödülü sahibi) Elie Wiesel'in sahte

[138] kıyamet sahnelerine kadar. Üstelik Elie Wiesel, "içine küçük çocukların atıldığı" açık havadaki bir çukurdan "devâsâ alevlerin" yükseldiğini "kendi gözleriyle" bizzat görmüş (bu kampın üzerinde durmadan uçan Amerikan uçaklarından hiçbiri tarafından "tesbit edilmemiş" olan alevler bunlar!). Vahşetin ve çılgınlığın dozunu giderek artıran yazar şunları ilâve eder: "Daha sonra bir tanıktan öğrendim ki, aylar ve aylarca toprak sarsılıp durmuş ve zaman zaman oradan kan kaynakları fışkırmış." (Bu sefer Babiyar hakkındaki bir "tanıklık" söz konusudur). 

Kaynak: Elie Wiesel, Yabananın Sözleri,
 Ed. du Seuil, 1982, s. 192, s. 86.

 Bu roman edebiyatının şahı, dünya çapında çok satan eser olan Anne Frank'ın Günlüğü'dür. Harikulade heyecan verici olan roman gerçeğin yerini almakta ve bir kere daha efsaneler karşımıza tarih olarak çıkmaktadır.

25 ve 26 Nisan 1988 Toronto Davası'na müdahale eden İngiliz tarihçi David lrving, Anne Frank'ın "Günlük"ü konusunda şu şehadette (33.9399.-9.400) bulunur:

"Kendisiyle senelerce mektuplaştığım Anne Frank'ın babası, sonunda "Günlük"ün elyazmasının bir laboratuvarda incelenmesine razı oldu. Bir belge üzerinde itiraz olduğunda ben her zaman bunun yapılmasını isterim."

Bu bilirkişiliğe girişen laboratuvar, Wiesbaden'deki Alman polis kriminallaboratuvarıdır. İnceleme sonunda görüldü ki Anne Frank'ın "Günlük"ünün bir kısmı tükenmez kalemle yazılmıştı (bu tür kalemler piyasaya ancak 1951 yılında sürülmüştür, oysa Anne Frank 1945'te öldü).

David Irving devam ediyor: "Anne Frank'ın "Günlük"ü hakkında benim kendi edindiğim kanaat şudur ki, bunun büyük bir kısmı kesinlikle bir Yahudi tarafından on yıl kadar önce yazılmıştır. Bu metinler kızının bir toplama kampında tifüsten trajik

[139] bir şekilde ölümünden sonra, babası Otto Frank tarafından alınmıştır. Babası ve tanımadığı m diğer şahıslar, hem babasını, hem de Anne Frank Vakfı'nı zengin edecek olan satılabilir bir şekle sokmak için bu "Günlük"ü düzeltmişler. Ne var ki eserin tarihi belge olma bakımından hiçbir değeri yoktur, çünkü metin tahrifata uğramıştır."

Bu "Shoah-business", sadece kurbanları "gazlama"nın değişik tarzlarını anlatan "tanıklıklıklar"ı kullanır. Gel gör ki bize tek bir "gaz odası"nın bile nasıl çalıştığını gösteremez (gösteremez, çünkü Leuchter bunun fizikî ve kimyevı yönden imkansızlığını ispatlamıştır). Dahası, diz el motorunun ortaya çıkmasıyla, "gezici gaz odası" vazifesi görmüş olan o sayısız kamyonlardan tek birini dahi karşımıza getiremez. Yine aynı film, fırınlarda yakıldıktan sonra toprağa gömülmüş tonlarca kadavra külünden de nümune veremez.

"Gaz odalarının hiçbir fotoğrafı yoktur, kadavralar ise duman olup gitmişlerdir. Geriye sadece şahitler kalmıştır.

Kaynak: Le Nouvel Observateur, 26 Nisan 1985.

 Claude Lanzman'ın seyirciyi bezdiren harcıalem filmi işte bu şekilde düzenlenmiştir. Bunu bize bizzat yönetmeni söylüyor: "Bu filmi arşiv belgeleri olmaksızın, hiçbir şeyden hareketle yapmak, her şeyi İcat etmek gerekiyordu.

Kaynak: Libération, 25 Nisan 1985, s. 22.

 

 C) SUÇALETİ

 Bir cinayet davasında belirlenmiş hedef açısından bakıldığında, hiç değilse birçok tanığın ve bazı "belgeler"in itimada şayan olup olmadıkları konusunda bir fikir edinebilmek için, birtakım uzmanların pek çok sorular üzerinde görüş bildirdiklerini duymak birinci derecede önemi haizdir. Bizim burada bu sorulardan bir kısmını dile getirmemize müsaade edilsin:

[140]

— Tesirini göstermesi için Zyklon B gazı için ne kadar süre gerekiyordu ve etkisini nasıl gösteriyordu?

— Kapalı bir mahalde gaz (gerek havalandırmasız ve gerekse kullanılmasının hemen ardından yapılan havalandırmaya bag˘lı olarak) ne kadar süre etkili kalıyordu?

Zyklon B gazı verilmiş mekanlara, iddia edildiği gibi, bu gazın kullanılmasından yarım saat sonra maskesiz olarak gir-o mek mümkün müydü? . Bir ölü yakma fırınında 20 dakikada kadavrayı tamamen yakıp kül etme imkanı var mıydı?

— Ölü yakma fırınları gece gündüz aralıksız çalışabilirler mi?

— Birkaç metre derin çukurlarda insan kadavralarını yakmak mümkün müdür, eg˘er mümkünse ne kadar süre içinde?

I˙mdi, bugüne kadar, bu hususta hiçbir "suç belgesi" ortaya konamamıs¸tır.

Ortaya konması gere n bu "suç belgeleri"nden sadece iki örnek vermek istiyoruz:

— Kamyonların kullanıldığı "seyyar gaz odaları";

— I˙nsan yag˘ıyla yapılmıs¸ sabunlar (bu yalan daha önce 1914-18 Birinci Dünya Savas¸ı sırasında da uydurulmus¸tu).

(Hem zaten, "gazla öldürme" iddiası da, 1916'da Bulgarlar'ın Sırplar'ı "gazla öldürme"leri yalanının yeniden kullanıma sokulmasından bas¸ka bir s¸ey deg˘ildir.)  

 Kaynak: The Daily Telegraph, Londra, 22 Mart 1916, s. 7.
The Daily Telegraph, Londra, 25 Haziran 1946, s. 5.

 Kamyonlardan meydana getirilen hakiki "hareketli gaz odaları" yoluyla insanların imha edildikleri hikayesi (güya dizel motorunun egzoz dumanlarının içeriye verilmesi suretiyle binlerce insan imha edilmişti), Batı kamuoyunda ilk defa New York Times (16 Temmuz 1943, s. 7) tarafından ortaya atıldı. (O tarihe kadar bu konu sadece Sovyet basınında iddia edilegelmişti.)

[141]
Burada da, suç aleti (bu öldürmeler için düzenlenmiş yüzlerce veya binlerce kamyon) yok olmuştu. Bunlardan bir tanesi olsun, hiçbir davada, suç belgesi olarak ortaya konamadı.

Ayrıca şurası da dikkate değer bir husustur: Eğer "imha" plânı, Höss'ün bahsettiği gibi, en mutlak "sır" olarak kalması gerekiyor idiyse, bu sırrın binlerce kamyon şöförüne ve onların bu kurbanları (görevemri olmaksızın) teslim alan mezarcı yardımcılarına faş edilmiş olması gariptir. Tabiî yine bu kişiler tarafından binlerce ka davranın sihirli bir şekilde yok edilmeleri ve kendilerinin bu "müthiş sır"rın emanetçileri olarak kalmaları da hayret vericidir.

Wiesenthal, Avusturya Yahudi Cemaati'nin gazetesi Der Neue Weg'te (Yeni Yol) 1946 yılında yayımlanan makalelerinde "insan sabunu" masalını yaymada büyük maharet gösterdi. "RJF" başlığını taşıyan bir makalesinde şöyle yazıyordu:

"Şu korkunç "Sabun için nakliyat" kelimeleri ilk defa 1942 yılı sonlarında duyuldu. (Polonya) Genel Valiliği ve fabrika Galiçya'da, Belzec'te bulunuyordu. Nisan 1942'den Mayıs 1943'e kadar, 900 bin Yahudi bu fabrikada ham madde olarak kullanıldı."

Kadavralar çeşitli ham maddelere dönüştürüldükten sonra, Wiesenthal, "Geriye kalanı, tortulu yağ artıkları sabun imalatında kullanılıyordu" diye yazıyor ve şöyle devam ediyordu:

"1942'den sonra, Genel Valilik'teki insanlar, RJF sabununun ne anlama geldiğini çok iyi biliyorlardı. Medeni dünya bu sabunun Genel Valilik'in Naziler'ine ve onların hanımlarına verdiği sevinci hayal edemez. Her sabun parçasında sihirli bir şekilde oraya yerleştirilmiş bir Yahudi'yi ve bu şekilde ikinci bir Freud, Ehrlich veya Einstein'ın çıkmasının engellendiğini görılyorlardı."

Yad Vashem'in Hatırat'ı, Naziler'in Yahudi kadavralarından sabun imal etmediklerine oldukça resmı olarak cevap verir. Savas¸ sırasında Almanya bir yag˘lı madde kıtlıg˘ı çekti ve sabun üretimi hükümetin denetimi altına geçti. Sabun balyeleri RJF

[142] harfleriyle işaretlendi. Bu harfler Almanca "Reich Yağlı maddeler ikmal ofisi" kurumunun baş harflerini oluşturuyordu. Bazıları bunu RIF yerine yanlışlıkla RJF şeklinde okudular ve "saf Yahudi yağı" şeklinde yorumladılar. Dedikodu çarçubak yayıldı. 

* * * 

Ciddî şekilde ve halkın önünde tartışılsalardı, eldeki şu üç belge "gaz odaları" polemiğine son verdirmeye yeterdi: Bunlar, Leuchter Raporu (5 Nisan 1988), 24 Eylül 1990 tarihli Cracovie ikinci bilirkişi raporu ve Germar Rudolf'un (1994) raporudur. Çünkü sadece bu raporlar bilimsel ve tarafsız bir yaklaşımla meseleyi ele alıyor ve yerinden alınmış ve kimyasal bir analize imkan veren parçaların tahlilini içeriyorlar.

Temelinde siyanitrik asit bulunan Zyklon B, pek çok tutuklunun zehirlenerek öldürüldüğü gaz diye ortaya atılmıştır. Normalolarak bu gaz çamaşırların veya salgın hastalıkları, özellikle de Birinci Dünya Savaşı'ndan itibaren bilhassa tifüsü, yayma riski taşıyan âletlerin mikroplardan arındırılması için kullanılır. Bununla beraber siyanitrik asit ilk defa 1920 yılında Arizona'da bir mahkûmun idamı için kullanıldı. Diğer Amerikan bilhassa Kaliforniya, Kolorado, Maryland, Mississipi, Misuri, Nevada, Yeni-Meksika ve Kuzey Karolayna eyaletleri de onu kendi mahkûmlarının idamları için kullandılar. 

Kaynak: Leuchter Raporu (no. 9. 004)

Mühendis Leuchter Misuri, Kaliforniya ve Kuzey Karolayna eyaletlerinin danışmanı idi. Bugün bu eyaletlerin pek çoğu aşırı pahalılığından ötürü bu tür idam şeklinden vazgeçmişlerdir. Sadece HCN gazı değil, bunun hazırlanması ve -kullanılması için gerekli emniyet tedbirlerinden dolayı- bakımı da, onu en masraflı idam şekline sokmaktadır.

Ayrıca, Zyklon B'nin bırakılmasından sonra, zorunlu olarak

[143] odanın havalandırılması da binanın ebadına göre en az LO saatlik bir zaman harcamasını gerektirmektedir (6.005).

Odanın gaz sızdırmaması için de, duvarlarının epoxy veya paslanmaz çelikle kaplanması, kapıların ise amyant, neyopren veya teflon contalarla donatılmış olması gerekmektedir (7.001).

Auschwitz-Birkenau ve diğer Doğu kamplarında "gaz odaları" oldukları iddia edilen yerleri gezip gördükten ve buralardan gerekli parçaları alıp uzman gözüyle inceledikten sonra, Leuchter su sonuçlara varır: (Auschwitz'in 1 ve 2 numaralı ölü yakma fırınları hakkında 12.001): "Bu binaların yerinde yapılan teftişi gösteriyor ki şayet bunlar idam odaları olarak kullanılmışlarsa, yapılışları son derece kötü ve tehlikelidir. Burada hiçbir tedbir alınmamıştır...

Bir numaralı fırın Auschwitz ss hastahanesine bitişiktir ve kampın ana kanalizasyonuna atılan pis su borularıyla techiz edilmiştir; bu durum ise gazın kamptaki bütün binalara sızmasına imkan vermiş olurdu (12.002). Majdanek'e gelince: Bu bina kendisine atfedilen maksat için kullanılamaz, çünkü bir gaz odası inşası için gerekli asgari şartları dahi taşımamaktadır."

Leuchter adam öldürmede kullanılacak gaz odaları için yerine getirilmesi gereken şartların hiçbirinin bulunmadığı sonucuna varmıştır. Bu yerlerde kim böyle bir yola tevessül etse hem kendi hayatını, hem de çevredekilerin hayatını tehlikeye atmış olurdu (32.9121). Buralarda hiçbir havalandırma, hiçbir hava aktarımı ve Zyklon B için gerekli hiçbir ilâve araç görülmemektedir (33.145).

"Belgesel malzemelerin tamamını gözden geçirdikten ve Auschwitz, Birkenau ve Majdanek'deki bütün yerleri teftiş ettikten sonra, yazar kesin delillere dayanarak belirtir: Bu yerlerden hiçbirinde gazlı idam odası olmamıştır.

Kaynak: Malden'de Kaleme Almmıs¸tır,  Massachusetts, 15
Nisan 1988. Fred Leuchter Jr. Bas¸ Mühendis.

 [144]

Toronto davasında Avukat Christie, ortadaki gerçek kimyasal ve teknik imkânlarla "tanıklıkların" nasıl çeliştiklerini bir bir ortaya koydu. Bunlardan üç örnek verelim:

a) - Rudolf Höss, "Auschwitz Komutanı" kitabında, s. 198, yazıyor:

"Gazın verilişinden ve havalandırma ile odanın havasının yenilenişinden yarım saat sonra kapı açılıyordu. Derhal kadavraların kaldınlıp götürülmeleri işlemine başlanıyordu."

"Bu çalışma kayıtsız bir tavırla yapılıyordu, sanki gündelik işin bir kısmını oluşturuyordu. Bir yandan kadavraları sürüklüyorlar, bir yandan bir şeyler atıştınyar veya sigara içiyorlardı."

"Demek ki maske bile taşımıyorlardı?" diye sorar Avukat Christie (5- 1123).

Zyklon B ile yeni temasa geçmiş kadavralara hemen yarım saat sonra dokunmak mümkün değildir, bu yetmiyormuş gibi hele hele bu arada yemek, içmek veya sigara içmek... Tehlikenin kalkması için en az on saat o odanın havalandırılması gerekir.

b) - Avukat Christie, ekinde birçok faturaların da bulunduğu Nürnberg'in PS 1553 belgesini delil olarak sundu. Hilberg, Oranienbourg'a gönderilmiş olan Zyklon B miktarının Auschwitz'e gönderilenle aynı olduğunu ve aynı gün gönderildiğini kabul etmek zorunda kalmıştı.

Oysa Hilberg Oranienbourg'un "içinde, bildiği kadarıyla hiç kimsenin zehirli gazla öldürülmediği bir toplama kampı ve bir yönetim merkezi" olduğunu belirtiyor.

Oralardan alınan örnek parçalar ve Leuchter'in bilirkişi raporu gösteriyor ki Zyklon B'nin siyanitrik asitinin izleri, dezenfeksiyon için kullanıldığından emin olan odalarda, "gaz odası" oldukları iddia edilen yerlerden çok daha belirgin ve çok daha net bir şekilde görülmektedir.

"İlk gaz odalarından alınmış parça öl71eklerinde (kaynaklara göre, buralarda büyüh miktarlarda gaz kullanılmış olacağı için),

[145] kontrol örneklerine nisbetle, siyanür yüzdesinin çok daha yüksek olarak bulunması beklenirdi. Bunun tam tersi doğru çıktığına göre, bu yerlerin gazla imha odaları olmadıkları {} sonucuna var

mak gerekir.

Kaynak: Leuchter Raporu (age) 14. 006.

 Bu sonuç, 20 Şubat 18 Temmuz 1990'da Cracovie Adlı Tıp Bilirkişi Kurumu'nca yapılan ve neticeleri 24 Eylül 1990'da Müze'ye mektupla bildirilen yeni bilirkişi raporu tarafından da kısmen tasdik edilmiştir. 

Kaynak: Kurum'un Kaynag˘ı, 720. 90.
Müze'nin Kaynag˘ı, 1- 8523/51/1860. 89.

 Dachau gibi, hiçbir zaman faaliyete geçirilmedikleri kesin olarak bilinen yerlerde dahi, "gaz odaları"nın, nasıl çalıştıkları değilse bile, en azından iyi kötü uydurularak ortaya konan şekillerinin turistlere gösterildiği doğrudur.

c) - Birkenau'nun resmı haritasından hareketle, Naziler'in kadavralardan kurtulmak için "ölü yakma çukurlan" olarak kullanılmış olan yerleri inceledi. Holokost edebiyatının metinlerinin çoğu buraları yaklaşık 6 ayak derinliğinde çukurlar olarak tasvir ederler... Bunlar konusunda en dikkate değer yan ise, suyun yüzeyden bir veya bir buçuk ayaklık aşağıda olmasıydı. Leuchter cesetleri su altında yakmanın imkânsızlığına dikkat çekti. Savaştan bu yana durumun değişmiş olacağını düşünmek için de hiçbir sebep yoktu, zira Holokost edebiyatı Auschwitz ve Birkenau'yu bataklık üzerine inşa edilmiş olan kamplar olarak tasvir ederler (32. 91100, 910). Hem sonra, sergilerde, bu sözüm ona "ölü yakma fırınları"nın fotoğrafları görülmektedir.

Açık hava ölü yakma fırınları, "ölü yakma çukurları" ile ilgili olarak şöyle denilmektedir: "Birkenau bir bataklığın üzerine inşa edilmiştir, bütün bu yerleşim yerlerinde yaklaşıh 60 santimetre yüzeye kadar su vardı. Bu raporun yazarının kanaati,

[146] Birhenau'da asla ölü yakma çukurlarının olmadığıdır." (14. 008).

Auschwitz-Birkenau kompleksi üzerinde ve özellikle de pek çok tanıklıklara göre "dumanı bütün gök yüzünü karartan" şu meşhur açık hava ölü yakmaları hakkında, itiraz edilmez belgelerden hareketle tarafsız bir inceleme yapmak için, Amerikan hava kuvvetleri tarafından çekilmiş ve Amerikalı Dino A. Brugioni ve Robert C. Poirier tarafından yayımlanmış Auschwitz ve Birkenau hava fotoğrafları serisi kıymetli bir belge niteliğindedir ("The Holocaust Revisited: A Retrospective Analysis of the Auschwitz Birkenau Extermination Complex", C.I.A. Şubat 1979, Washington D.C. 19 sayfa).

C.I.A. analizcilerinin sahici olduğu savunulan böylesi bir yorumuna rağmen, bu fotoğraflarda o cehennemı ateşi gösteren hiçbir şey görülmemektedir. Öyle bir ateş ki, bize cüretle söyleyip durduklarına göre, onun alevleri, özellikle Macar Yahudiler'inin toplu sürgünüyle birlikte 1944 Mayıs ve Haziran ayları arasında, günde 25 bine varan kadavrayı yakıyordu. Bu fotoğraflarda ayrıca ne insan yığınları, ne de özel bir faaliyet gözlenebilmektedir.

Aynı dönemde aynı Birkenau kampında çekilmiş ve Serge Klarsfeld'in bir giriş yazısı ile J.-C. Pressac'ın bir yorumuyla birlikte neşredilmiş 189 fotoğraflık derleme olan Auschwitz Albümü, Macaristan'dan gönderilen bir sürgün konvoyunun gelişi sırasındaki kamp hayatından 189 sahneyi gözler önüne seriyor. Bu albümde de kitlesel ve sistemli bir imhayı teyit edip gösterecek hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şey yok.

Tam aksine, o yerin genel görünümünü veren o çok sayıda fotog˘raf, bırakın böyle bir imhayı dog˘rulayacak görüntüsunmayı, kampın "gizli" bir yerinde böylesi bir imhanın yapılmakta oldug˘u ihtimalini dahi ortadan kaldırmaktadır. J.-C. Pressac'ın apaçık genellemelerle yaptıg˘ı yorum da, tam

[147] tersine bu uydurma mekanizmayı gözle görülür, elle tutulur hale getirmektedir. 

Kaynak: L'Album d'Auschwitz, Fransızca tercümesi
ve yayını: Ed. du Seuil, Paris, 1983, 221 sayfa.

Öte yandan, en fazla orijinal fotoğraf belgesi toplamış ve titiz bir tahlil yeteneği sergilemiş görünen kimse, hava fotoğrafları yorumlama uzmanı, Kanadalı John C. Ball'dır. Kendisinin vardığı sonuçlar resmı tarihle taban tabana zıttır. 

Kaynak: "Air Photo Evidence", Ball Resource Limited. Dizi 160.
7231 120th street Delta, B.C. Kanada, 4C6PS, 1992.

 Teknik meselelerin bütünü Ernst Zündel'in Toronto davası sırasında ortaya kondu. Orada her iki taraf da fikirlerini serbestçe ve tam olarak söyleyebildiler. O bakımdan bu davanın tutanağı namuslu her tarihçi için fevkalade bir kaynaktır, çünkü karşı tezleri ve dava konusunun bütün unsurlarını bilme imkânı vermektedir. Herbiri karşı tarafın az sonra yapacağı tenkidin kontrolü altında konuştuğu için, berikilerin ve ötekilerin beyanları oldukça değerli ve son derece anlamlıdır.

Bu arada, kesin bir önemi haiz gibi görünen bir ayrıntı da verildi: 5 ve 6 Nisan 1988'de, (Kanada) Calgary Ölü Yakma Fırınları (ki bunlar, Birkenau ölü yakma fırınları tipinde ve onlara yakın bir anlayıs¸la 1943 yılında ins¸a edilmis¸lerdir) müdürü Yvan Lagacé, bu tip porselen fırınların bakım zorlukları ve teknik sıkıntıları konusunda ayrıntılı bir bilgi sundu. Kadavraların yakılıs¸ı ile cesetlerin içeriye sokulus¸u sırasında zorunlu sog˘utma molalanndan, bu yapılmazsa fırınların yanmaya kars¸ı dayanıklı kaplamalarının zarar göreceklerinden bahsetti.

Lagacé'ye, Raul Hilberg'in Avrupa Yahudiler'inin Yıkımı kitabında, Birkenau'nun 4 ölü yakma yerindeki 46 fırının kapasitesi konusunda yaptığı değerlendirme (2. baskı, s. 978) hakkında ne düşündüğü soruldu.

Hilberg şu iddiada bulunuyor :

[148]

"Birkenau'nun 46 fırınının günlük teorik randımanı 4 bin 400'den fazlaydı, fakat molalar ve yavaşlamalar yüzünden fiilen sınır aşağıda kalıyordu."

Lagacé bu iddianın "saçma" ve "gerçek dıs¸ı" oldug˘unu açıkladı. 46 fırının bir günde 4. 400'den fazla cesedi yakabileceg˘ini iddia etmek gülünçtür. Lagace kendi tecrübesine dayanarak, Birkenau'da günde 184 cesedin yakılıp kül edilebileceg˘ini bildirdi.  

Kaynak: Toronto Davası, 27 - 736-738.

 Leuchter'in tahlillerini dengeleyecek olan eser, Pressac'ın şu kitabı gibi bir kitap elbette olamaz: Les Crématoires d'Auschwitz. La machinerie du meurtre de masse / Auschwitz'in Ölü Yakma Fırınlan. Kitle Cinayetinin Makinası (Paris, CNRS, 1993). Bu kitapta "gaz odaları"na (147 sayfa üzerinden) sadece 20 sayfalık bir bölüm ayrılmakta ve Leuchter Raporu'nun adı dahi edilmemektedir. Oysa yazar bu rapora karşı 1990 yılında (her zaman olduğu gibi Klarsfeld Vakfı'nın malî desteğiyle) bir "reddiye" yazmıştı ki hiç kimse bu reddiyeyi kaynak olarak göstermeye cesaret edemiyor.

Mühendis Fred Leuchter'in raporu ile Auschwitz Müzesi'nin yetkililerinin isteği üzerine 1990'da gerçekleştirilen Cracovie bilirkişi raporu üzerinde, aynı yetenekteki uzmanlar arasında, ilmî ve alenî bir tartışma olmadıkça, ayrıca "gaz odaları" hakkındaki tartışma belgelerinin tamamı serbest bir tartışma konusu yapılmadıkça, kuşku ve hatta şüphecilik var olmaya devam edecektir.

Bugüne kadar, resmî tarihe itiraz edenlere karşı kullanılan tek delil, onlarla tartışmayı reddetmek, suikast, sansür ve baskı olmuştur. 




[1] Tasavvur edelim ki bu mahkemede tarafsız ülkelerin temsilcileri veya sömürge altındaki ülkelerin temsilcileri yer almıştı: Hitler'in Beyazlar'a uyguladıgı vahşi egemenligin aynısını 500 yıldır çeken Asya'nın Hintlileri veya Amerika'nın Yerlileri, Afrika'nın Siyahları, Asya'nın öteki toplulukları gibi.

[2]  1919'da, ünlü iktisatçı Lord George Maynard Keynes şöyle diyordu: "Böyle bir anlaşma, yirmi sene sonra sizi yeni bir savaşa götürecektir."

[3] Sayılara indirgenmiş olan kaynaklar, Toronto'da, Agustos 1992'de, Barbara Kulaszka tarafından neşredilen, Toronto 1988 davasının belgelerinin nüshalarınt göstermektedir.

[4] The Jewish Paradox (Grosset - Dunlap, 1978, s. 122) kitabında, Doktor Goldman şu açıklamada bulunur: "Savaş esnasında, Dünya Yahudi Kongresi New-York'ta bir Yahudi Işleri Enstitüsü kurdu. Yöneticiler Litvanyalı iki büyük Yahudi hukukçu idi: ]acob ve Nehemiah Robinson. Onların raporu sayesinde, enstitü tamamiyle devrimci iki fikir geliştirdi: Nürnberg Mahkemesi'nin kurulması ve Almanlar'a tazminat ödettirilmesi."

[5]  1988 tarihli Toronto Davası kaynaklarına bkz. (daha önce geçti).

[6] Böylesi şifreli yazılara canınızın istedigi anlamı verebilirsiniz. Fransa'nın işgali sırasında, Londra'dan gönderilen "Marguerite ile randevuyu unu tumayın" şifreli bir mesaja, mesela, "Falan köprüyü uçurun" anlamı verilebiliyordu.

[7] M.T. "International Military Trial'''in kısa yazılışıdır. Burada Hitler rejiminin en yüksek düzeydeki sorumluları yargılanmıştır.

N.M.T. (Nuremberg Military Trial), bu sanıklardan bazıları bu davalardan pek çogunda yargılanmışlarsa da, daha az önemli suçluları hedef alan sonraki davaların bütününü belirtir. Bu davalardan 9 uncusunda suçlanmışolan General Ohlendorf bu tür tekrar yargılananlardandır (N.M.T.'nin 4. cildi).



[ 1 ] [ 2 ] [ 3 ] [ 4 ] [ 5 ] [ 6 ] [ 7 ] [ 8 ]

 ——————————————————————

Radio Islam Türkçe