Radio Islam Türkçe




ROGER GARAUDY
 

İsrail

Mitler ve Terör

[ 1 ] [ 2 ] [ 3 ] [ 4 ] [ 5 ] [ 6 ] [ 7 ] [ 8 ]

[ 6 ]

  [167]

  4 . "Topraksız halk için

halksız toprak" efsanesi

  

"Bir Filistin halkı yoktur... Bizler gelip de onlan kapıya koydug˘umuz
ve ülkelerini ellerinden aldıg˘ımız için deg˘il. Onlar mevcut deg˘ildir
."
Madam Golda Meir'in 15 Haziran 1969 tarihli Sunday Times'a demeci.

 

 Siyonist ideoloji çok basit bir ilkeye dayanır: Tekvin'de (15/18-21) şöyle yazılıdır: "O günde Rab Abram'la (İbrahim'le) ahdedip dedi : Mısır ırmağından büyuk ırmağa, Fırat ırmağına kadar, bu diyarı senin zürriyetine verdim."

İşte bu andan itibaren, Ahd'in neden ibaret olduğunu, Vaad'in kime yapıldığını ve Seçim'in şartsız olup olmadığını düşünmeden, siyonist yöneticiler, kendileri agnostik veya Tanrıtanımaz olsalar dahi, herkese ilân ederler: Filistin bize Allah tarafından verilmiştir.

Bizzat İsrail hükümetinin istatistiklerine göre, İsrailliler'in yüzde 15'i inanç sahibidir. Bu durum onların yüzde 90'ının bu toprakların kendilerine Allah tarafındaninanmadıkları Allah tarafından verildiğini ileri sürmelerine mani olmamaktadır.

Günümüz İsrailliler'inin ezici çoğunluğu ne dinî ibadeti kabul etmekte, ne de dinî inancı benimsemektedir ve İsrail devleti içinde yine de kesin bir roloynayan çeşitli "dinî partiler",

[168] etraflarında vatandaşların ancak çok önemsiz bir azınlığını toplamaktadırlar.

Bu göze batan çelişki, Nathan Weinstock tarafından Siyonizm İsrail'e Karşı kitabında şöyle izah ediliyor:

"İsrail'de haham gericiliği galip geliyorsa, siyonist inanışın Hazreti Musa'nın dinine sarılmaktan başka tutanağı olmadığı içindir. "Seçilmiş Halk" ve "Vaad Edilmiş Toprak" kavramlarını silip atın, siyonizmin temeli bir anda çöker. Onun için dinî partiler güçlerini tuhaf bir şekilde agnostik siyonistlerin suç ortaklığından alırlar. İsrail'in siyonist yapısının iç tutarlılığı, din adamlarının otoritesini güçlendirmeye ülkenin yöneticilerini mecbur bırakmıştır. Okul programlarına mecburî din derslerini koyan, Ben Gurion'un etkisi altındaki sosyal demokrat "Mapai" partisi olmuştur, dinci partiler değil.

Kaynak: Le Sionisme contre Israël /  Siyonizm
I˙srail'e Kars¸ı
, Ed. Maspero,  1969, s. 315
.

 "Bu ülke bizzat Allah tarafından yapılmış bir vaadin gerçekleşmesi olarak mevcuttur. O yüzden bu ülkenin yasallığı konusunda hesap sormaya kalkışmak gülünç olur. Madam Golda Meir tarafından ifade edilen temel inanç budur." 

Kaynak: Le Monde, 15 Ekim 1971

  "Bu toprak bize vaad edilmiştir ve bizim bu toprak üzerinde bir hakkımız vardır" diye tekrarlıyor Begin. 

Kaynak: Begin'in Oslo'daki beyanı. Davar, 12 Aralık 1978.

 "Bizler Tevrat'a sahipsek, kendimizi Tevrat ehli olarak görüyorsak, Tevrat topraklarına da, yani Hâkimler ve Hz. İbrahim'den HZ. Musa'ya kadarki peygamberlerin topraklarına, Kudüs'e, Halil'e, Eriha'ya ve daha başka yerlere sahip olmamız gerecektir.

Kaynak: Moşe Dayan, Jerusalem Post, 10 Ag˘ustos 1967.

 [169]

Oldukça manidar bir şekilde, Ben Gurion Amerikan "emsal"ini hatırlatır. Gerçekten de Amerika'da, bir asır boyunca, sınır Pasifik'e kadar değişken olarak kaldı. Çünkü kendilerini püskürtüp topraklarına el koymak için sürdürülen "Amerikan yerlileri avı" meselesinde kazanılan başarıya göre sınır hep değişip durdu. Ancak Pasifik' e ulaşılınca "sınırın kapanışı" ilân edildi.

Ben Gurion çok açık bir şekilde söyler: "Statükoyu devam ettirmek söz konusu değildir. Dinamik, genişlemeye yönelik bir devlet meydana getirmek zorundayız."

Siyasî uygulama şu garip teoriyle örtüşmektedir: Toprağını almak ve halkını kovmak, tıpkı Hz. Musa'nın halefi Yeşu'nun yaptığı gibi.

Tevrat geleneği ile tıka basa dolu olan Menahem Begin kamuoyuna açıkça duyuruyordu: "İsrail Peygamber'in toprağı İsrailhalkına teslim edilecektir. Tamamı ve ilelebed.

Kaynak: Menahem Begin: The Revolt:  Story of the Irgoun, s. 335.

 

Böylece birden bire, İsrail devleti milletlerarası her türlü hukukun üstünde yerini alır.

Amerika Birleşik Devletleri tarafından 11 Mayıs 1949'da Birleşmiş Milletler'e alınması için baskı yapıldığında, İsrail devleti bu teşkilâta ancak üç şartla kabul edildi:

1 - Kudüs'ün statüsüne dokunmayacak ;

2 - Filistinli Araplar'ın evlerine dönmesine izin verecek ;

3 - Taksim kararıyla tesbit edilen sınırlara riayet edecek.

 Ben Gurion, Birleşmiş Milletler'in bu "taksim" kararından bahsederken, bu kararın alınışından çok önce, şu beyanda bulunur :

"İsrail devleti Birleşmiş Milletler'in 29 Kasım 1947 tarihli karannı hiç vuku bulmamış olarak görmektedir.

Kaynak: New York Times, 6 Aralık 1953.

 [170]
Amerikan ve siyonist yayılımcılık arasında paralellik kuran Amerikalı Albright'ın yukarılarda zikrettiğimiz tezlerini tekrarlayan, General Moşe Dayan şunları yazar:

"Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi'ne bakın. Orada hiçbir toprak sınırı zikredilmiyar. Bizler devletin sınırlarını tesbit etmek mecburiyetinde değiliz.

Kaynak: Jerusalem Post, 10 Ağustos 1967.

 Bu siyaset tam bir orman kanunu anlayışıyla yürütülüyor. Nitekim kaynağını Birleşmiş Milletler'den alan Filistin'in "taksimi" kararına hiçbir zaman uyulmamıştır.

Zaten, 29 Kasım 1947'de Birleşmiş Milletler (ezici çoğunluğunu Batılı devletlerin oluşturduğu) Genel Asamblesi tarafından benimsenen Filistin'in taksimi kararı, Batı'nın bu "ileri kale"si hakkındaki niyetini apaçık ortaya koyar: Bu tarihte Yahudiler nüfusun yüzde 32'sini oluşturuyorlar ve toprağın yüzde 5.6'sına sahip bulunuyorlardı. Alınan bu kararla ise: Toprakların yüzde 56'sını ellerine geçiriyorlar, hem de en verimli toprakları. Bu kararlar Amerika Birleşik Devletleri'nin baskısıyla alınmıştır.

Başkan Truman Dışişleri Bakanlığı'na daha önce eşi benzeri görülmedik bir baskı yaptı. Dışişleri Bakan Yardımcısı Sumner Welles şunları yazar: "Beyaz Saray'ın direkt emriyle Amerikan görevliler doğrudan veya dolaylı baskılar yapmak zorunda kaldılar... nihâî oylamada gerekli çoğunluğu sağlayabilmek için.

Kaynak: Sumner Welles, We Need  not Fail, Boston, 1948, s. 63.

  Zamanın Savunma Bakanı james Forrestal bunu doğrular: "Birleşmiş Milletler içindeki diğer milletlere baskı yapmak ve onları zorlamak için kullanılan yöntemler skandal boyutlarına varıyordu." 

Kaynak: Forrestal'ın Hatıraları, N.Y. The Viking Press, 1951, s. 363.

 [171]

Özel tekellerin güçleri bu iş için seferber edildi :

9 Şubat 1948 tarihli Chicago - Daily'de, Dex Pearson bu hususta bazı açıklamalarda bulunur ki onlardan biri şudur: "Liberya'daki kauçuk işletme alanları sahibi Harvey Firestone, Liberya hükümeti nezdinde faaliyet gösterir..."

Daha 1948'den itibaren, bu yanlı kararlar bile çig˘nendiler.

Araplar böylesi bir haksızlığı protesto ve kararı reddettiler. İsrailli yöneticiler ise bundan yararlanarak yeni topraklara el koydular. Özellikle Yafa ve Akka'yı zaptettiler. Öyle ki 1949 yılında siyonistler ülkenin yüzde 80'ini kontrol ediyorlardı ve 770 bin Filistinli toprağından kovulmuştu.

Kullanılan metod terör metoduydu :

En çarpıcı örneği Deir Yasin'dir. Burada, 9 Nisan 1948'de, Naziler'in Oradour'da uyguladıkları yöntemin aynısı kullanılmış ve bu köyün (erkek, kadın, çocuk, ihtiyar) 254 sakini "İrgun" çete elemanları tarafından katledilmiştir. Bu "İrgun" çetesinin reisi Menahem Begin idi.

İsyan: İrgun'un Tarihi kitabında, Begin Deir Yasin "Zafer"i olmadan İsrail devletinin ortaya çıkamayacağını yazar (İngilizce baskısında s. 162). Ve ilâve eder :

"Hagana diğer cephelerde başarılı saldırılar gerçekleştiriyordu... Paniğe kapılan Araplar Deir Yasin diye bağırarak kaçışıyorIardı." (age, s. 162, Fransızca'sında s. 200).

1 Ağustos 1948 öncesi evini terketmiş olan her Filistinli "yok" kabul ediliyordu.

Bu yolla Araplar'ın ellerinde bulunan arazilerin üçte ikisine (110 bin hektarın 70 binine) el konuldu. 1953'te toprak mülkiyeti kanunu çıktığında, tazminat toprağın 1950 yılındaki değeri üzerinden tesbit edildi, fakat bu arada İsraillirası değerini 5 kat yitirmişti.

Ayrıca, dışarıdan Yahudi göçünün başından beri, en katıksız sömürge ci üslüp kullanılarak, araziler oralarda oturanlardan değil de, toprak ağalarından ("efendi"lerden) satın alın mışlardı.

[172] Öyle ki yoksul köylüler, fellahlar, eski efendileri ile yeni işgalciler arasında kendileri hesaba katılmaksızın yapılan bu uzlaşmalardan ötürü, ekip biçtikleri topraklardan kovulmuşlardı. Arazilerinden mahrum kalan bu insanlara artık sadece kaçmak kalıyordu.

Birleşmiş Milletler, Kont Folke Bernadotte adlı bir aracı tayin etti. Kont Bernadotte ilk raporunda şunları yazıyordu: "Göçmen Yahudiler Filistin'e akın eder ve üstelik, asırlardır bu topraklara kök salmış Arap mültecilerin sürekli yerini alma tehdi dinde bulunurlarken, çatışmanın bu masum kurbanlarının kendi yuva ları na dönmelerini engellemek, en basit ilkeleri bile ayaklar altına almak olacaktır." Şunu da belirtir: "Çok geniş çaplı siyonist yağmalar yapılmakta ve görünürde askerî bir zorunluluk yokken köyler yakılıp yıkılmaktadır."

Bu rapor (UN. Belge A. 648, s. 14) 16 Eylül 1948'de teslim edildi. 17 Eylül 1948'de Kont Bernadotte ve Fransız yardımcısı Albay Serot siyonistler tarafından Kudüs'ün işgal edilen kesiminde katledildi.

 Kaynak: Kont Bernadotte'un katledilis¸iyle ilgili olarak bkz: (O sırada Bernadotte'un arabasında oturmakta olan) General A. Lundstrom'un raporu. Bu rapor, suikast günü (17 Eylül 1948) Birles¸mis¸ Milletler'e sunulmus¸tur. Yine aynı generalin, bu cinayetin 20. yıldönümü münasebetiyle yazdıtı kitabı: Kont Benıadotte'un Katli. Eser Roma'da (ed. East. A. Fanelli) 1970 yılında şu adla basılmıştır : Un tributo alla memoria del Comte Folke Benıadotte. Ralph Hewins'in kitabı: Count Bernadotte, his Life and Work (Hutchinson, 1948). Ve, Milân'da çıkan haftalık dergi, Europa'da Baruch Nadel'in itirafları (4 ve 5 Temmuz 1971 tarihli Le Monde'daki alıntılar).

 Sahtekârlıklarını açığa vuran bir kimseye karşı siyonistle rin işledikleri ilk cinayet değildi bu.

Britanya'nın Mısır işlerinden sorumlu Devlet Bakanı Lord Moyne, 9 Haziran 1942'de, Lordlar Kamarası'nda Yahudiler'in eski İbraniler'in torunları olmadıklarını ve Kutsal Topraklar üzerinde "yasal hak" sahibi bulunmadıklarını açıklar. Filistin'e göçü frenleme taraftarı olan Lord, bu sözleri üzerine

[173] "İbrani bağımsızlığının amansız bir düşmanı" olmakla itham edilir. 

Kaynak: Isaac Zaar: Rescue and Liberation:
 America's Part in the Birth of Israel
, N.Y.
Bloc Publishing Cy, 1954, s. 115.

6 Kasım 1944'te, Lord Moyne Kahire'de (İzak Şamir'in) Stern grubunun 2 militanı tarafından öldürülür. Seneler sonra, 2 Temmuz 1975'te, Auckland'ın Evening Star'ından öğreniyoruz: İdam edilen iki katilin cesetleri, Kudüs'teki "Kahramanlar Anıtı"na gömülmek üzere, 20 Arap esiri ile mübadele edilir. Britanya hükümeti İsrail'in katilleri onurlandırmasına ve onları kahraman yapmasına üzüntülerini bildirir.

22 Temmuz 1946'da, Britanya Hükümeti'nin askerî kurmayının ikamet ettiği Kudüs'teki Kral David otelinin bir bölümühavaya uçuruluyor ve İngiliz, Arap, Yahudi olmak üzere yaklaşık yüz kişi ölüyordu. Bu eylem Menahem Begin'in !rgun'unun işiydi ve suçu da bu örgüt üstlendi.

Derken, İsrail eski sömürgecilerin yerini aldı ve aynen on ların yöntemlerini kullandı: Meselâ, sulama imkânları sağlayan ziraî yardım ayırımcılık esasına dayandırıldı. Öyle ki Yahudi işgalciler sistemli olarak kayırıldı: 1948 ile 1969 arasında, sulamaya açılan toprak yüzeyi, Yahudi kesimi için 20 binden 164 bin hektara fırladı, Arap kesimi içinse 800 hektardan 4.100 hektara. Böylece sömürgecilik sistemi devam ettirildi ve daha da vahimleştirildi. Nitekim Doktor Rosenfeld, 1970 yılında Kudüs İbranî Üniversitesi tarafından yayımlanan Göçmen Arap İşçiler kitabında, Arap tarımının Britanya'nın manda döneminde bugünkünden daha müreffeh olduğunu kabul eder.

Ayırımcılık konut politikasında da kendini gösterir. I˙nsan Hakları I˙srail Birlig˘i Bas¸kanı, Kudüs I˙brani Üniversitesi profesörlerinden I˙srael S¸ahak, I˙srail Devletinde Irhçılık kitabında (s. 57),

[174] bize İsrail'de kanunun Yahudi olmayanların ikamet etmelerini resmen yasakladığı (Carmel, Nâsıra, İllith, Hatzor, Arad, Mitzphen - Ramen ve diğer) tam şehirlerin bulunduğunu haber veriyor.

Kültür meselesinde de aynı sömürgeci zihniyet hüküm sürüyor.

"Millî Eğitim Bakanlığı, 1970'te, lise öğrencilerine "Yizkar"da (ölüler duası) iki değişik dua türü teklif ettİ. Birincisi, ölüm kamplarının "şeytan Nazi hükümeti ve katil Alman milleti" tarafından inşa edildiğini ileri sürüyor. İkincisi ise, "katil Alman milleti" diyerek daha genellemeci bir görüş ortaya atıyor... Her ikisinde de Allah'ı "kurbanların kanının intikamını gözlerimizin önünde almaya" çağıran bir paragraf bulunuyor.

Kaynak: "Aradıklanm Kardeşlerimdir",
Eğitim ve Kültür Bakanlığı, Kudüs, 1990.

 Bu ırkçı kin kültürü meyvelerini vermede gecikmedi:

"Kahana'nın ardından, sayıları gitgide artan, Soykırım hikâyesine iyiden iyiye inanmış askerler, Araplar'ın kökünü kazımak için her tür senaryolar hayal etmeye koyuldular" diyor ordu eğitim subaylarından Ehud Praver ve devam ediyor: "Soykırım'ın bir Yahudi ırkçılığını bu şekilde meşrulaştırması oldukça düşündürücüdür. Bundan böyle bilmeliyiz ki sadece Soykırım meselesini ele almak yetmez, ayın zamanda faşizmin yükselişi meselesini anlatmamız,faşizmin mahiyetini ve demokrasi açısından tehlikelerini de izah etmemiz gerekmektedir. Praver'e göre, "çok fazla sayıda asker Soykırım'ın yüz kızartıcı her türlü eylemi mazur gösterebileceğine inanmaya başlamıştır.

Kaynak: Tom Segev, age., s. 473.

 Bu mesele İsrail devletinin ortaya çıkmasından bile önce çok net bir şekilde ortaya konmuştu. "Millî Yahudi Fonu" Müdürü Yossef Weitz daha 1940'ta şunları yazıyordu :

"Bu ülkede iki halka yer olmadığını açıkça bilmemiz gerekir. Eğer Araplar terkeder giderlerse, burası bize yeter (...). Onların

[175] yerini değiştirmekten başka çare yoktur; tek bir köyün, tek bir kabilenin bırakılmaması lâzımdır... Roosevelt'e ve bütün dost devlet başkanlanna izah etmek gerekir ki, bütün Araplar çekip giderse ve sınırlar Litani ırmağı boyunca kuzeye doğru ve doğuya, Golan tepelerine doğru biraz ileri itilirse, İsrail toprağı fazla küçük sayılmaz." 

Kaynak: Yossef Weitz, Günlük, Tel-Aviv, 1965.

 İsrail'in büyük gazetesi Yediot Aharonoth'ta, 14 Temmuz 1972 tarihinde, Yoram Ben Portath ulaşılacak hedefi kuvvetle hatırlatıyordu: "Zamanın unutturduğu birtakım vakıaları kamuoyuna açıkça ve cesaretle izah etmeleri İsrail yöneticilerinin görevidir. Bunlardan birincisi, Araplar bertaraf edilip topraklarımüsadere edilmedikçe, siyonizmin, kolonileri yerleştirmenin, İsrail devletinin olmayacağı vakıasıdır."

Bu metinde hâlâ, siyonist sistemin en keskin mantığı içinde bulunuyoruz. Bu mantık da şudur: Yerli Filistinli bir Arap topluluğunun doldurduğu bir ülkede Yahudi çoğunluğu meydana getirmek için ne yapmalı?

Siyasî siyonizm, bu konuda, kendisinin sömürgeci programından kaynaklanan tek bir çözüm üretebilmiştir: Filistinliler'i kovarak ve Yahudiler'i göçe teşvik ederek, yeni yerleşim birimleriyle nüfusu çoğaltmak.

Filistinliler'i kovmak ve topraklarına el koymak, kasıtlı ve sistemli bir girişim olarak yürütülmüştür.

1917'deki Balfour Bildirisi sırasında, siyonistler toprakların ancak yüzde 2.5'uğuna sahiptiler, Filistin'in "taksim" kararı zamanında ise yüzde 6,5'uğuna. 1982 yılına gelindiğinde, bu toprakların yüzde 93'ünü ellerinde bulunduruyorlar

Yerliyi toprağından mahrum etmek için kullanılan usuller, en acımasız sömürgeciliğin kullandığı usullerdir. Tabiî bu yöntemler, siyonizmin en belirgin ırkçı rengiyle de boyanmış olarak kullanılmışlardır.

[176]
Birinci safha, klâsik sömürgecilik özelliklerine sahipti, yani yerlileri işçi olarak çalıştırıp sömürmek söz konusuydu. Bu yöntem Baron Edouard de Rothschild'in metoduydu: Tıpkı Cezayir'de üzüm bağlarında felIahların ucuz iş gücünü sömürdüğü gibi, Filistin'de de, etki alanını genişleterek, bağlarda Cezayirliler'den başka Araplar'ı istismar ediyordu.

1905 Devrimi'nin ezilişinin ertesinde Rusya'dan yeni bir göç dalgası geldiğinde, 1905 yıllarında, bir dönüm noktası yaşandı. Ülkelerinde, diğer Rus devrimcilerin yanında mücadelelerine devam etmek yerine, mağlup edilen devrimin kaçkınları Filistin'e garip bir "siyonist sosyalizmi" ithal ettiler. Filistinli fellahları saf dışı ederek bir işçi sınıfına ve Yahudi tarımına dayanan bir ekonomi meydana getirmek üzere zanaatçı kooperatifleri ve köylü Kibbutz'ları kurdular. Klâsik (lngiliz veya Fransız tipi) sömürgecilikten, böylece bir nüfuslandırma sömürgeciliğine geçiliyordu. Bu işlem, bir göçmen akışını içeren siyasî siyonizmin mantığı içinde -ki bu mantık (Prof. Klein' e göre) göçmenlerin "lehine" idi, fakat kimsenin "aleyhine" değildi- yürütülüyordu. Toprak ve işin sadece bu göçmenlere ayrılması gerekiyordu.

Bu büyük harekâtın kalkış noktası, 1901'de "Millî Yahudi Fonu"nun kurulmasıdır. Bu fon, diğer sömürgeci anlayışlara nisbetle bile oldukça orijinal bir karaktere sahipti: Bu fon sayesinde alınan toprak, Yahudi olmayan birine bir daha satılamaz, hatta kiraya dahi verilemezdi.

Keren Kayemet ("Millî Yahudi Fonu") ile ilgili 23 Kasım 19S3 tarihli kanun ve Keren Hayesod ("İmar Fonu") ile ilgili 10 Ocak 19S6'da kabul edilen kanun olmak üzere iki ayrı kanun bulunmaktadır. "Bu iki kanun, /diye yazar Profesör Klein) kendilerine birtakım imtiyazların '-erildiğini gören bu kuruluş lann dönüşüm geçirmesine imkan sağlamıştır." Profesör bu imtiyazları saymaksızın, basit bir "açıklama"da bulunur: "Millı Yahudi Fonu" tarafından sahip olunan topraklar "İsrail Toprakları"

[177] olarak ilân edilmiştir. Ayrıca temel bir kanun bu toprakların dokunulmazlığını hükme bağlamıştır. Bu kanun, 1960'ta çıkarılan (İsrail'in kuruluşundan 50 sene sonra bile, hâlâ mevcut olmayan müstakbel bir anayasanın unsurlarından) dört "temel kanun"dan biridir. Değerli hukukçunun, alışılagelen açık ve net olma kaygısına rağmen, bu "dokunulmazlık" konusunda hiçbir yorum yapmaması üzücüdür. Hatta bunun tarifini bile vermemektedir. Gerçekte bu "dokunulmaz toprak" şu demektir: Yahudi Millî Fonu tarafından "kurtarılmış" bir toprak (toprağın [dinî anlamda fidye verilerek] kurtuluşu), "Yahudi"leştirilmiş bir topraktır. O yüzden de, "Yahudi olmayan" birine asla satılamaz, "Yahudi olmayan" birine kiralanamaz ve "Yahudi olmayan" biri tarafından işletilemez.

Bu temel kanunun ırk ayırımcılıg˘ı yapan özellig˘ini inkâr etmek mümkün müdür?

I˙srailli yöneticilerin tarım politikası, metodlu olarak Arap köylüsünü soyma politikasıdır.

Kamu yararına istimlâk hakkındaki 1943 arazi nizamnamesi, İngiliz manda döneminin mirasıdır. Bu kanun ayırımcıbir tarzda uygulanarak anlamından saptırılmıştır. Meselâ 1962'de Deir el-Arad, Nabel ve Be'neh'te 500 hektar istimlâk edilmiştir. Bu istimlâklardaki "kamu yararı", sırf Yahudilde ayrılmış olan Karmel şehrinin kurulmasından ibarettir.

Bir başka yöntem: İngilizler'in Yahudiler ve Araplar'a karşı 1945'te çıkardıkları "olağanüstü kanunlar"ın kullanılışıdır. 124 sayılı kanun Askerî Vali'ye, bu sefer de "güvenlik" bahanesiyle, yer değiştirmeleri dahil, bütün vatandaşlık haklarınıaskıya alma yetkisi vermektedir: Ordunun "devlet güvenliği açısından" bir yasak bölge ilân etmesi, askerî valinin müsaadesi olmadan bir Arab'ın kendi topraklarına gidememesi için kâfidir. Eğer bu müsaade reddedilirse, o zaman arazi "ekilmeyen toprak" olarak ilân edilir ve Tarım Bakanlığı "ekimlerini sağlamak üzere ekilmemekte olan arazilere sahip" olabilir.

[178]
1945'te İngilizler, Yahudi terörizmine karşı mücadele edebilmek için, bu acımasız sömürgeci yasayı ilân ettiklerinde, hukukçu Bernard (Dov) ]oseph, bu "hükümdar fermanı" sistemine karşı itiraz ederek şöyle diyordu: "Hepimiz resmî teröre boyun mu eğeceğiz?.. Hiçbir vatandaş sorgusuz sualsiz ömür boyu hapse mahkûm edilmekten masun değil... yönetimin herhangi bir kimseyi sürgün etme yetkileri sınırsız... Belli bir suç işIemenize gerek yok, bir büroda alınmış bir karar kâfi..."

Aynı Bernard (Dov) Joseph, İsrail Adalet Bakanı olunca, Araplar'a karşı bu kanunları uygulayacaktır.

Tel-Aviv'de 1946'da yapılan aynı protesto mitinginde, aynı kanunlar hakkında, J. Şapira daha sert ifadelerle (Hapraklit, Şubat 1946, s. 58-64) şöyle diyordu: "Bu yasayla sağlanan düzenin medeni ülkelerde bir örneği daha yoktur. Nazi Almanya'sında bile böyle kanunlar mevcut değildi." İsrail devleti Başsavcısı, sonra da Adalet Bakanı olduğunda aynı J. Şapira, bu kanunları Araplar'a karşı tatbik edecektir. Çünkü bu terör kanunlarını mazur göstermek için, "olağanüstü hal" 1948'den beri İsrail devletinde asla kaldırılmamıştır.

Şimon Peres, 25 Ocak 1972'de, Davar gazetesinde şöyle yazıyordu:

 "Askerî hükümetin temel aldığı 125 sayılı kanunun kullanılışı, Yahudi yerleşim ve Yahudi göçü için yapılan mücadelenin doğrudan devamıdır."

Ekimi yapılmayan arazilerin ekimiyle ilgili, 1949'da değiştirilen, 1948 tarihli nizamname, aynı yönde, fakat daha doğrudan bir yolla kullanılmaktadır: "Kamu yararı" veya "askerî güvenlik" bahanesi bile aranmaksızın, Tarım Bakanlığı terkedilmiş her araziye el koyabilir. İmdi, 1948'deki Deir Yasin, 29 Ekim 1956 Kafr Kasım veya Moşe Dayan tarafından kurulan ve uzun süre Ariel Şaron tarafından komuta edilen "101 birliği"nin "kıyımları" gibi terörler yüzünden Arap nüfusun kitle halinde göçüyle, sahiplerinden veya Arap işçilerinden boşaltılmış,

[179] geniş araziler böylece "kurtarıldılar" ve Yahudi işgalcilere verildiler.

Nathan Weinstock'un Siyonizm İsrail'e Karşı kitabında belirttiği gibi, fellahları mülklerinden etme mekanizması, 30 Haziran 1948 tarihli düzenleme, "sahibi bulunmayan" mülkiyetlerle ilgili 15 Kasım 1948 tarihli olağanüstü karar, "sahipsiz araziler"le ilgili kanun (14 Mart 1950), arazi edinme kanunu (13 Mart 1953) ve yerlerine Yahudi kolonileri kurmak üzere, Araplar'ı kendi topraklarını terke mecbur ederek hırsızlığı meşrulaştıran daha bir sürü tedbirlerle tamamlandı.

Filistinli çiftçi halkın varlığını hatırasına kadar silmek ve böylece "ıssız ülke" efsanesine itibar kazandırmak için, Arap köyleri evleri, çitleri, mezarlıkları ve mezarlarıyla birlikte yıkılıp yok edildi. Profesör İsrael Şahak, 1975'te, 1948'de mevcut olan 475 köyden buldozerlerle yıkılıp ortadan kaldırılmış 385 Arap köyünün listesini kaza kaza sundu. "İsrail'den önce Filistin'in bir "çöl" olduğuna inandırmak için, yüzlerce köyevleri, çitleri, mezarlıklan ve kabirleriyle birlikte buldozerlerle silinip süpürüldü.

Kaynak: İsrael Şahak, I˙srail Devletinin  ırkçılıg˘ı, s. 152 ve devamı.

İsrail kolonileri 1979'dan beri coşkuyla Batı Şeria'ya yerleşmeye devam ediyorlar. En klâsik sömürgeci geleneğe uygun olarak da, bu kolonilerde yaşayanlar her zaman silâhlılar.

Genel sonuç şöyledir: Bir buçuk milyon Filistinli kovulduktan sonra, "Millî Yahudi Fonu" yetkililerinin ağzıyla "Yahudi toprağı" 1947'de yüzde 6.5 iken bugün Filistin'in yüzde 93'ünden daha fazlasını temsil ediyor (bunun yüzde 75'i devletin, yüzde 14'ü Millî Fon'undur).

Bu operasyonun bilânçosu, Güney Afrika Afrikaner'lerinin ırk ayırımcılığı (apartheid) konusunda uzman gazetesi Die Transvaler'de çok önceden dikkate değer (ve manidar) bir şekilde özetlenmişti: "Yahudi olmayan halklar arasında kendisi olarak kalmaya çabalayan İsrail halkının takındığı tavırla,

[180] oldukları gibi kalmayı deneyen Afrikaner'lerin tavrı arasında ne lark vardır?

Kaynak: Henry Katzew, South Africa:
 a Country Without Friends
. Zikreden:
 R. Stevens (Zionism, South Africa and Apartheid).

 Aynı apartheid sistemi toprakların müsaderesinde olduğu gibi kişi statüsünde de kendini gösteriyor. İsrailliler'in Filistinliler'e lutfettikleri otonomi, Güney Afrika Siyahileri için tanınan "Bantoustan"ların dengidir.

"Dönüş" kanununun neticelerini tahlil eden Klein sorularına cevap arar: "Eğer Yahudi halkı, İsrail devletinin nülusunu hayli aşıyorsa, o zaman buna karşılık, İsrail devletinin bütün nüIusunun Yahudi olmadığı, zira ülkenin esas itibariyle Arap ve Dürziler'in oluşturduğu Yahudi olmayan önemli bir azınlığa sahip olduğu söylenebilir. Karşımıza çıkan soru, nülusun bir kısmının göçünü kolaylaştırıp kayıran (dinî ve etnik bağlantısına göre belirlenmiş) bir Dönüş Kanunu'nun varlığının ne ölçüde ayırımcı olarak değerlendirildiğini bilmektir.

Kaynak: Claude Klein, Kudüs İbrani Üniversitesi
 Mukayeseli Hukuk Enstitüsü Müdürü. İsrail
 Devletinin Yahudi Karakteri
, Ed. Cujas, Paris, 1977, s. 33.

Irk ayırımcılığının bütün şekillerinin ortadan kaldırılması hakkındaki (Birleşmiş Milletler Genel Asamblesi tarafından 21 Aralık 1965'te kabul edilen) Milletlerarası Anlaşma'nın Dönüş Kanunu'na tatbik edilip edilmediğini kendi kendine sorar. Seçkin hukukçu, takdirini okuyucuya bırakacağımız bir diyalektik kullanarak, bu tesbitlerini şu zekice ayırımla bitirir: Ayırırncılık yapılmaması konusunda "özel bir grup aleyhine bir tedbir alınamaz. İsrail'e yerleşmek isteyen Yahudiler lehine alınmış olan Dönüş Kanunu, hiçbir grup veya milliyet aleyhine alınmamıştır. Bu kanunun ne ölçüde ayırımcı olduğu anlaşılmamaktadır.

Kaynak: Klein'in age., s. 35.

[181]
İnsanın hatırına şu meşhur "bütün vatandaşlar eşittir, fakat bazı vatandaşlar diğerlerinden daha eşittir" esprisini getiren, en azından cüretkar nitelikteki bu mantıktan kafası karışabilecek olan okuyucuya, Dönüş Kanunu'nun ortaya çıkardığıdurumu müşahhas bir şekilde gözler önüne serelim. Milliyetle ilgili bir Kanun (5712-1952) bundan yararlanamayanlar için öngörülmüştür; bu (madde 3) "devletin kurulmasının hemen öncesinde Filistin vatandaşı olan ve (Yahudiler'le alâkalı olan) 2. maddeden ötürü İsrail vatandaşı olmayan her ferd"le ilgilidir. Bu dolaylı ifadenin belirlediği (ve "daha önce hiç milliyeti olmamış", yani irsen yurtsuz olarak kabul edilen) kimseler, bu toprakta şu veya bu dönemde ikamet etmiş olduklarınıispatlamak (kimlikler savaş ve İsrail devletinin kuruluşuna eşlik eden terör döneminde kaybolduğundan, belgeye dayalı delil çoğu zaman imkânsızdır) zorundadırlar. Bu olmadığı takdirde, vatandaş olabilmek için, geriye "yurttaş olma" yolu kalıyor ki, bunun için de sözgelimi ''İbrani dilini belli bir ölçüde bilme" gerekmektedir. Bundan sonra, İçişleri Bakanlığı "yararlı görürse" İsrail vatandaşlığına alır (veya reddeder). Kısacası, İsrail'in kanunu gereği, Patagonyalı bir Yahudi Tel-Aviv havaalanına daha ayağını basar basmaz İsrail vatandaşı olur; Filistinli anne babadan Filistin'de dünyaya gelmiş bir Filistinli yurtsuz sayılabilir. Burada Filistinliler aleyhinde hiçbir ırk ayırımı yoktur ; sadece Yahudiler lehine bir tedbir vardır!

Öyleyse, BM Genel Asamblesi'nin siyonizmi "ırkçılık ve ırk ayırımcılığı şekli" olarak tarif eden 10 Kasım 1975 tarihli Kararı'na (Karar 3379- xxx) itiraz etmek zordur.

Asında, I˙srail'e gelip yerles¸enler "vaad"i gerçekles¸tirmek için gelen azın azı kimselerdir. "Dönüs¸ Kanunu" pek az etkili olmus¸tur. Bereket versin ki böyle olmus¸tur, zira dünyanın bütün ülkelerinde Yahudiler kültür, bilim ve sanatların bütün alanlarında çok kıymetli bir roloynadılar, o yüzden Yahudi düs¸manlarının hedefledikleri s¸u amaca siyonizmin ulas¸ması

[182] üzücü olurdu: Yahudiler'i bulundukları bütün ülkelerden koparıp onları bir dünya gettosu içine hapsetmek. Fransız Yahudiler'inin örneği manidardır; 1962 Evian mutabakatından ve Cezayir'in istiklâline kavuşmasından sonra, Cezayir' i terkeden 130 bin Yahudi'nin sadece 20 bini İsrail'e gitmiş ve geriye kalan 110 bini Fransa'ya yerleşmiştir. Bu hareket Yahudi düşmanı bir baskının sonucu değildi, çünkü Cezayir'deki Yahudi olmayan Fransız kolonilerinden Cezayir'i terkedenlerin oranı da aynı idi. Bu ayrılışın sebebi Yahudi düşmanlığı değil, Fransa'nın önceki sömürgeciliğinin neticesiydi ve Cezayir'in Fransız Yahudiler'i Cezayir'in diğer Fransızlar'ıyla aynı kaderi paylaşmışlardı.

Özetlersek, İsrail'deki Yahudi göçmenlerin hemen hemen tamamı oraya Yahudi düşmanı baskılardan kurtulmak için gelmiştir.

1880'de Filistin'deki 500 binlik nüfusun 25 bini Yahudi idi.

1882'den itibaren, Çarlık Rusya'sının büyük kıyımlarının ardından yog˘un göçler bas¸lar.

1882'den 1917'ye kadar Filistin'e böylece 50 bin Yahudi gelir. Arkasından, iki savas¸ arasında, zulümden kaçan Polonya ve Mag˘rip muhacirleri gelir.

Fakat en önemli kitle, Hitler'in ig˘renç Yahudi düs¸manlıg˘ından ötürü, Almanya'dan geldi; yaklas¸ık 400 bin Yahudi böylece 1945'ten önce Filistin'e geldi.

1947'de, I˙srail devletinin kurulus¸ arefesinde, Filistin'deki toplam 1 milyon 250 bin nüfusun 600 bini Yahudi idi.

Derken, Filistinliler'in metodlu olarak sökülüp atılmaları bas¸ladı. 1948 savas¸ı öncesinde, I˙srail devleti olacak olan topraklarda yaklas¸ık 650 bin Arap ikamet ediyordu. 1949'da bunlardan geriye 160 bin kis¸i kalmıs¸tı. Çok çocuk yapmalarından ötürü, bu kimselerin zürriyeti 1970 sonunda 450 bine ulas¸tı. I˙srail I˙nsan Hakları Birlig˘i, II Haziran 1967'den 15 Kasım

[183] 1969'a kadar, 20 binden fazla Arap evinin İsrail ve Batı Şeria'da dinamitlendiğini açıklıyor.

Britanya'nın 31 Aralık 1922'de yaptırdığı sayımda, Filistin'de 757 bin kişi yaşıyordu. Bunların 663 bini Arap (590 bini Müslüman Arap ve 73 bini Hıristiyan Arap) ve 83 bini Yahudi idi (yani: yüzde 88 Arap ve yüzde 11 Yahudi). Yeri gelmişken hatırlatalım: Bu sözde "çöl", hububat ve narenciye ihraç ediyordu.

1891'den başlayarak, Filistin'i ziyaret eden (Ahad Ha'am takma adıyla "Halktan Biri" kitabını yazan) en erken siyonistlerden biri olan Asher Guinsberg şu şahadette bulunur :

"Dışanda bizler Eretz-İsrail'in bugün hemen hemen çöl, ekim yapılmayan bir çölolduğuna ve toprak almak isteyen herkesin buraya gelip canının istediği kadar arazi alabileceğine inanmaya alıştık. Fakat gerçekte burası hiç de öyle değil. Ülkenin bütün sahalan içinde, işlenmemiş tarlalar bulmak zor. Tek ekilmemişalanlar kum tarlalan ve taşlık dağlardır ki buralarda ancak meyve ağaçları yetişebilir, bu da ağır bir emek ve büyük temizleme ve telali çalışmasından sonra mümkün olabilir."

 

Kaynak: Ahad. Bütün Eserleri (İbranca),

Tel-Aviv, Devir Publ. House, 8. baskı, s. 23.

 

Gerçekten de, siyonistlerden önce, "bedeviler" (aslında hububatçılar) her sene 30 bin ton buğday ihraç ederler; Arap meyve bahçelerinin yüzölçümü 1921'den 1942'ye üç katına çıkar; portakal ve diğer turunçgiller bahçelerinin yüzölçümleri ise, 1922 ile 1947 arası yediye katlanır; üretim 1922 ile 1938 arasında on kat artar.

Yalnızca narenciye örneğini verınekle yetinecek olursak, Temmuz 1937'de, sömürgelerden sorumlu devlet bakanı tarafından Britanya Parlamentosu'na sunulan Peel Raporu, Filistin'deki portakal bahçelerinin hızlı ilerleyişini temel alarak, gelecek on yılda dünya tüketiminin ulaşacağı otuz milyon kafes

[184] kışlık portakalın üretici ve ihracatçılarının şöyle olacağını tahmin etmektedir :

Filistin: 15 milyon

ABD: 7 milyon

İspanya: 5 milyon

Dig˘er ülkeler (Kıbrıs, Mısır, Cezayir, vb...): 3 milyon.

 

Kaynak: "Rapport Peel", bölüm 8, § 19, s. 214.

 

Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın 20 Mart'ta bir Kongre komisyonuna teslim edilen bir incelemesine göre, "iki yüz binden Iazla İsrailli şimdi (Golan ve Doğu Kudüs dahil) işgal edilmiş topraklara yerleşmiştir. Onlar bu topraklardaki nülusun ''yaklaşık olarak" yüzde 13'ünü oluşturuyorlar."

Bunlardan 90 bin kadarı, "İsrailli otoritelerin topraklann neredeyse yansını ellerinde bulundurdukları" Batı Şeria' daki 150 yerleşim biriminde oturuyor.

Amerikan Dışişleri Bakanlığı tesbitlerini şöyle sürdürüyor: "Doğu Kudüs'te ve belediyeye bağlı Arap banliyölerdeki oniki kadar mahalleye yaklaşık 120 bin İsrailli yerleşmiştir. İbrani devletinin zaten yoğun nüluslu toprakların yüzde otuzunu müsadere etmiş olduğu Gazze şeridinde, 3 bin İsrailli onbeş kadar yerleşim biriminde kalmaktadır. Golan teplerinde ise, otuz kadar mıntıkaya dağılmış 120 bin kişi bulunuyor."

 

Kaynak: Le Monde, 18 Nisan 1993.

 

İsrail basınının en fazla tiraja sahip Yedioth Aharonoth gazetesi şunları yazıyordu:

"Yetmişli yıllardan beri, topraklarda böylesi bir inşaat hızı hiç görülmedi. Ariel Şaron (Konut ve Inşaat Bakanı), yeni yerleşim birimleri kurmak, önceden mevcut olanlan geliştirmek, yollar yapmak ve inşaata elverişli yeni yerler parseller hazırlamakla ateşlice meşguloluyor."

 

Kaynak: Bu İsrail metinleri 18 Nisan

 1991 tarihli Le Monde'dan alınmıştır.

 

[185]

(Hatırlatalım ki Lübnan'ın istilâsına komuta eden General olan Ariel Şaron, Sabra ve Şatila adlı Filistin kamplarında "kıyımlar" yapan Falanjistler'i silâhlandırmıştır. Bu katliamı araştırmakla görevlendirilen İsrail komisyonunun bile açıkladığıüzere, Şaron bu aşınlıklara gözyummuş ve bu işte onların suçortağı olmuştur.)

İşgal altındaki topraklarda bu kolonilerin devam ettirilmesi, onların İsrail ordusu tarafından korunması ve bu kolonilerde oturanların (tıpkı eskiden Amerika'daki Far West maceracıları gibi) silâhlandınıması, Filistinliler'e sağlanacak her hakikî "otonomi"yi hayalî hale getirmekte ve fiilî işgal devam ettiği sürece de barışı imkânsız kılmaktadır.

Koloni yerleştirmenin ana çabası, Kudüs'e yöneliktir. .Bu hususta zaten itiraf edilmiş olan amaç da, Birleşmiş Milletler tarafından (Amerika Birleşik Devletleri de dahil!) oybirliği ile kınanmış olmasına rağmen, Kudüs'ün tamamının ilhakı kararını geri döndürülemez hale getirmektir.

İşgal altındaki topraklarda koloniler kurmak, milletlerarası kununların ve özellikle de 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesi'nin apaçık bir ihlalidir. Bu Sözleşme'nin 49. maddesi açıkça belirtir: "Işgalci devlet kendi sivil halkının bir kısmını işgal ettiği araziye nakletme teşebbüsünde bulunamayacaktır."

Bu milletlerarası kanunu Hitler bile çiğnememişti: Fransız köylülerini kovduğu topraklara hiçbir zaman Alman sivil "koloniler" yerleştirmemişti.

"Güvenlik" bahanesi, İntifada "terörizmi" gibi bahaneler gülünçtür. Çünkü bu hususta elde bulunan rakamlar anlamlıdır:

"9 Aralık 1987'de ortaya çıkan İntifada'nın (taşlı isyanın) başından bu yana, asker, polis veya kolonilerde oturanlann açtıkları ateş yüzünden 1116 Filistinli ölmüştür. Yani, 1988 ve 1989'da 626, 1990'da 134, 1992'de 108 ve 1 Ocak ile 11 Eylül 1993 arasında da 155 kişi. İsrail İnsan Haklan Derneği Betselem

[186] taralından gerçekleştirilen bir incelemeye göre, öldürülenler arasında onyedi yaşından küçük 233 de çocuk bulunmaktadır.

Askerî kaynaklar kurşunla yaralanan Filistinli sayısının yirmi bin civannda olduğunu belirtiyor, Birleşmiş Milletler Filistin Mültecilerine Yardım OIisi ise bu rakamı doksan bin olarak veriyor.

9 Aralık 1987'den beri otuz üç İsrail askeri ölmüştür, yani 1988'de 4, 1989'da 4, 1990'da 1, 1991'de 2, 1992'de 11 ve 1993'te 11 asker.

Ordu taralından tesbit edilen bir hesaba göre, çoğunluğu koloni sakini olmak üzere, işgal altındaki topraklarda kırk sivil öldürülmüştür.

Insanî örgütlere göre, 1993'te onbeş bin Filistinli, devlet cezaevlerinde ve ordunun tutuklama mekezlerinde hapistir.

İntifada'nın başından bu yana, İsrail hapishanelerinde, Betselem'in açıklamasına göre, bazıları henüz aydınlatılmayan şartlar altında olmak üzere, oniki Filistinli ölmüştür. Yine bu insani örgütün belirttiğine göre, askerî tutuklama merkezlerinde her yıl sorgulama sırasında en az yirmi bin kişiye işkence edilmiştir."

 

Kaynak: Le Monde, 12 Eylül 1993.

 

Milletlerarası kanun bir "kağıt parçası" olarak görüldüğü için habire çiğnenmektedir. Dahası, İsrael Şahak'ın yazdığı gibi "Çünkü bu koloniler, yapıları icabı, bir soyma, ayırım ve ırk ayırımcılığı sistemine dayanmaktadır."

 

Kaynak: İsrael Şahak: İsrail

Devletinde ırkçılık, s. 263.

 

İsrail'in Allah'ı yerine İsrail devletini koymaktan ibaret olan putçuluk hakkında işte Profesör Şahak'ın şahadeti:

"Ben İsrail'de yaşayan bir Yahudi'yim. Kendimi kanunlara saygılı bir vatandaş olarak görüyorum. Yaşım kırkın üzerinde olmasına rağmen, her yıl orduda kısa süreli eğitim döneminden geçiyorum. Fakat ben İsrail devletine veya bir başka devlete veya örgüte "candan bağlı" değilim! Ben ideallerime bağlıyım. Hakikati

[187] söylemek gerektiğine ve adaleti kurtarmak ve herkes için eşitliği sağlamak üzere gerekenin yapılmasına inanıyorum. İbrani şiir ve diline tutkunum ve eski peygamberlerimizin değerlerinin birkaçına mütevazice saygı duyduğumu düşünmekten zevk alıyorum.

Fakat devlete karşı derin bir saygı duymak mı? Amos veya İşaya'yı düşünüyorum da, onlardan İsrail veya Filistin krallığına "candan bağlılık" istenseydi!..

Yahudiler inanır ve günde üç kere bir Yahudi'nin Allah'a ve ancak Allah'a sadakatle bağlı kalması gerektiğini söylerler: "Tannn Yahova'yı bütün kalbinle, bütün ruhunla ve bütün gücünle seveceksin" (Tesniye, böL. 6, cümle 5). Çok küçük bir azınlık hâlâ buna inanır. Fakat bana öyle geliyor ki Yahudi halkının büyük çoğunluğu Tanrı'sını kaybetti ve O'nun yerine bir put koydu, tıpkı bir heykelini dikmek için, uğruna bütün altınlarını vererek diktirdikleri altın buzağıya çölde taptıkları zamanki gibi. Onlann modem putunun adı İsrail devletidir.

Kaynak: Age. s. 93.





   [ 1 ] [ 2 ] [ 3 ] [ 4 ] [ 5 ] [ 6 ] [ 7 ] [ 8

 —————————————————————

Radio Islam Türkçe